Google
Web Sitede
Photo Sharing and Video Hosting at Photobucket
İLETİŞİM: hasanbelek2@hotmail.com ALLAHU EKBER... ALLAHÜMME SALLİ ALA MUHAMMED Photo Sharing and Video Hosting at Photobucket

ESMA-ÜL HÜSNA

B'ismi-llah-ir Rahman-ir Rahîm... Esmâ'sıyla (muazzam, muhteşem mükemmel özellikleriyle) varlığımı yaratan, ismi Allâh olan Rahman Rahîm'dir!

Bilelim ki, "isim", yalnızca, dikkati o isimlenene veya o isimle isimlenmişteki bir özelliğe işaret için kullanılır!

İsim, asla isimle işaret edileni bütünüyle anlatmaz ve açıklamaz! Yalnızca kimliğe veya bir özelliğe işaret eder!

Belki isim, çok özellikler taşıyana sadece dikkati yöneltmek için kullanılır.

Öncelikle şu gerçeği çok iyi fark edelim... "Allâh isimleri" olarak bildirilen özellikler, ötelerde bir tanrının çeşitli cici-güzel isimleri midir? Yoksa bir "varlık-vücud sahibi" kabul edilenlerin tüm özelliklerini, asılları itibarıyla "yok"ken; "zıll = gölge" varlığına verilen isimden ve açığa çıkan özelliğinden dolayı, duyu ve şartlanmanın ayrı bir varlık verdiği; gerçekte ise "Allâh" ismiyle işaret edilenin yaratış özelliklerine dikkat çekmek için midir?

Bu realite fark edilip kavranıldıktan sonra, konunun "Allâh isimleri" diye bilinen yanına gelelim.

"Zikir = insana hakikatini hatırlatıcı" olarak bildirilen Kur'ân-ı Kerîm, gerçekte, tümüyle "Ulûhiyet"i anlatan "El Esmâ ül Hüsnâ"nın açılımıdır! İnsanın "hatırlaması" istenilen, kendisine talim edilmiş olan "esmâe külleha"dır! Yani, "var"lığını meydana getiren, "bildirilen isimlerin özelliklerinin tamamı"! Bunların bir kısmı Kur'ân-ı Kerîm'de bildirilmiş, bir kısmı da Rasûlullah tarafından açıklanmıştır. Bu yüzdendir ki, asla, her şey bu doksan dokuz isimden ibarettir, denemez! Misal verelim... Rab, Mevlâ, Karîb, Hallak gibi bazı isimler Kurân'da mevcut olmasına rağmen doksan dokuz isim arasında sayılmamıştır. "Yefalu ma yurîd" âyetinde bildirilen İrade sıfatının (dilediğini oluşturma) adı olan "Mürîd" ismi de gene bu isimler arasında bildirilmemiştir. Buna karşın Celîl, Vâcid, Mâcid gibi bazı isimler ise doksan dokuz isim içinde var olmasına karşın, Kur'ân-ı Kerîm'de geçmez. İşte bu yüzdendir ki, Allâh ismiyle işaret edilenin ilminde seyrini oluşturan "Esmâ mertebesi" olarak tanımlanan isimlerini doksan dokuz ile sınırlamak çok yanlış olur. Belki, insana hakikatini hatırlaması için bu kadar isim özelliği bildirilmiştir; hakikatini hatırlayıp yaşayan ise hadsiz hesapsız bilinmeyen başka isimlerin özellikleriyle yaşar; diyebiliriz. Ayrıca, cennet diye tanımlanan yaşam boyutunun dahi buna işaret ettiği söylenebilir.

Derin düşünce (Ulül Elbab = öze ermişler) indînde kullanılan "zıll vücud = gölge varlık" tanımlaması, o varlığın bizâtihi "var" olmayıp; algılayana GÖRE "Allâh isimlerinin bileşimi olarak" açığa çıkışına işaret eder.

Hatta gerçeği hakkıyla dillendirmek gerekirse, "Esmâ bileşimi" tanımlaması dahi bir mecazdır; çoklu algılayan anlayışları, Tek'il realiteye adapte içindir. Zira mutlak hakikat, her an yeni bir şe'nde olan "çok boyutlu tek kare resim" seyridir! "Esmâ bileşimi" denilen ise resimdeki bir fırça darbesi! Algılanan her şey, ismi nedeniyle, sanki Allâh'ın Esmâ'sı itibarıyla O'nun gayrı olarak sanılsa dahi, -O ötede tanrı olmadığı için-, hakikatte, o isimle isimlenmiş varlık, Allâh Esmâ'sı nedeniyle "var"lık olarak algılanandır! Bununla beraber, Esmâ ile işaret edilen ise, bölünmez, cüzlere ayrılmaz, cüzlerden oluşmamış mutlak Tek, sınırsız sonsuzdur; "Ahad-üs Samed"dir ve Kur'ân-ı Kerîm'de bir kere vurgulanır bu şekliyle! "Allâh HÛ, la gayrıhu!" Ki bunu beşer aklı havsalası kavrayamaz! Ancak, vahiy veya ilham ilmi-bilgisi olarak şuura yansır ve "seyri" oluşur! Akıl, mantık, muhakeme adım atamaz burada! Fikir yürütenin yolu dalâlet olur! Bu konunun tartışılması mümkün değildir! Tartışan ise, yalnızca cehli dillendirmek için var olandır! Cebrail'in, "bir adım atarsam yanarım" diye dillendirdiği gerçekliktir bu husus! Fark edilmelidir ki, "Allâh Esmâ'sında İlim" özelliğine işaret eden isim vardır; Allâh'ın aklına işaret eden bir isim yoktur; çünkü bu muhaldir! Akıl, çokluk algılamasının oluşması için yaratılmıştır! Esasen "Akl-ı küll" veya "Akl-ı evvel" tanımlamaları dahi mecazî ve izafeten kullanılır; gerçekte "İlim" vasfının açığa çıkması hâlinde aldığı isimden başka bir şey değildir. Birimin derûnundaki, hakikatindeki "ilim" boyutunun tanımlaması "Akl-ı küll"dür ki, "vahiy"in kökeni dahi budur. "Akl-ı evvel" ise tamamıyla yakıştırma bir tâbir olup, ehli olmayana Esmâ mertebesinin "şe'n"deki "ilim" boyutunu tarif için kullanılmıştır. "AN" içre geçerli "ilim"e işaret yollu olarak.

Esasen, Efâl mertebesi olarak algılanması dilenilmiş boyut, gerçekte, "her an yeni bir şe'nde" olan "Esmâ Mertebesi"nden başka bir şey değildir! Seyreden, seyredilen, seyir aynı TEK'tir! "Şarabı la yezali" diye işaret edilen dahi bu seyirdir; "cennet şarabı" tanımlaması dahi, bu seyre işaret eder! Çokluk algılaması içinde olanın ise, bunun yalnızca bilgisini gevelemekten başka şansı yoktur!

Efâl - fiiller - kesret - çokluk - algılaması yaşanan âleme gelince ise... Vücud, varlık yalnızca "Esmâ mertebesi" tanımlamasıyla işaret edilene aittir! İlmiyle ilmini ilminde seyretmektedir, ifadesi dahi "şe'n"i itibarıyla aynıyla "Esmâ" olan bu mertebedeki seyrine işaret etmektedir. Bu mertebede, ilimde yaratılmış sûretlerle, seyir ve tedbirât yürümekte olup; "âlemler vücudun kokusunu bile almamışlardır" uyarısı bu yüzden yapılmıştır. Zerre, bu mertebedeki seyreden, "küll" seyredilendir! İsimlerle işaret edilen kuvveler ise "melek" ismiyle tanımlanmıştır ki; "insan"ın dahi hakikati budur; farkındalığını yaşamak süreci ise "Rabbinin likâsına kavuşmak" diye anlatılmıştır! Bunu keşfettikten sonra, devamının gelmemesi ise feci cehennem yanışı olarak anlatılmıştır! Burası "Kudret" yurdudur, "kün" hükmü buradan çıkar; İlim mertebesidir; aklın burada geçerliliği yoktur! "Hikmet" yurdunun bâtınıdır! Hikmet yurdunda olup biten her şey ise akılla seyredilegelir; burada bilinçler konuşur! Efâl âlemi ise, bu boyuta (kudret yurduna) göre, tümüyle hologramik (zıll-gölge) vücud-varlık ve yapıdır! Algılayanın algılama kapasitesine göre var olan paralel veya çoklu evrenler, içindekiler ile maden, nebat, hayvanat (insansı) ve cin âlemlerine ait tüm tedbirât ve tasarruf "mele-i âlâ" hükmü ile buradan açığa çıkar! Rasûller ve vârisleri velîler, "mele-i âlâ"nın yani Esmâ kuvvelerinin yeryüzündeki dilleridir! Bütün bunlar dahi, hep Esmâ mertebesinde ilimde olup biten seyirlerdir! "İnsan"ın hakikati dahi bu anlamda "melek"tir ve melek oluşunu hatırlamaya ve gereğini yaşamaya davet edilmektedir gerçekte! Bu konu çok daha derin ve detaylı bir konudur... Anlattığımız ilimden nasibi olmayan ise, farklı boyut ve mertebelerden seyri dillendiren anlatımı, çelişkili bulabilir. Ne var ki, biz, 21 yaşında 1966 yılında kaleme aldığımız "Tecelliyât" isimli kitabımızda dillendirdiğimiz şaşmaz doğrultudaki müşahedemizi, kırk beş yıllık süreçte, tahkike dayalı olarak, insanlıkla paylaştık kulluğumuzun sonucu olarak; kimseden maddi veya manevî bir karşılık beklemeden. Açıkladıklarımız, "el malı" değil, "Allâh hibesidir"! Şükrünü edâ etmem ise mümkün değildir! Bu nedenledir ki anlattıklarımızda hiçbir çelişki yoktur. Var sanılıyorsa, bu, aradaki bağlantıları kurmaya yeterli veritabanı olmamasındandır!

Evet, müşahedemiz bu realite ise...

"Allâh isimleri" konusunu nasıl anlamamız gerekir?

Bilelim ki...

"Allâh isimleri", bilinç devrede olmaksızın şuurda açığa çıkıp (vahiy), daha sonra bilinç tarafından değerlendirilmeye çalışılan evrensel -kâinat anlamında değil âlemler işareti doğrultusunda- özelliklerdir.

"Esmâ ül Hüsnâ" Allâh'ındır; o isimlerin işaret ettiği özellikler, TEK ve SAMED olarak bildirilen, Allâh adıyla işaret edilenin, Esmâ mertebesine, "nokta"ya işaret eder... Dolayısıyla bu isimler ve bu isimlerin işaret ettiği anlamlar sadece O'nundur; beşer anlayışıyla kayıtlanamaz! Nitekim Mu'minûn: 91'de: SubhanAllahi amma yesıfun = onların vasıflamalarından Allâh münezzehtir; buyurulur! "O'na isimlerin mânâlarıyla yönelin... O'nun Esmâ'sında ilhada sapanları (Esmâ'yı beşerî değer yargılarıyla sınırlayanları; El Esmâ ve El Hüsnâ'nın ne olduğunu fark edemeyenleri ve "Ekberiyet"iyle Allâh'ı bilmeyenleri) terk edin! Yapmakta olduklarının karşılığını göreceklerdir." (A'raf: 180)

"El Hüsnâ'yı tasdik ederse, böylece ona en kolayı kolaylaştırırız!" (Leyl: 6-7)

Hatta ihsan hâli (muhsin oluşun cezası) bile "El Hüsnâ"ya bağlanıyor...

"İhsan ehline, daha güzeli (El Hüsnâ) ve fazlası (Rıdvan) vardır... Onların vechlerini (yüzlerini-şuurlarını) ne kara toz zerresi (bencillik), ne de (hakikatlerinden ayrı düşmenin getirisi olan) zillet kaplar... Onlar sonsuza dek cennet ehlidirler!" (Yunus: 26)

"Zâtı" itibarıyla "benzeri" olmayan; Esmâ'sıyla yarattıklarıyla kayıtlanmaktan ve sınırlanmaktan berî olan; "Ekberiyeti" ile sayısız "nokta"lardan bir nokta olan "çok boyutlu tek kare resim" diye açıklamaya çalıştığımız "Esmâ mertebesi"nin "kesret-çokluk boyutu" olarak algılanışı olan -gerçekte tekil tümel- "fiiller" âlemini, "ilminde" var kıldığı özellikler ile yaratmıştır.

Daha derine gitmeden toparlayalım...

Allâh isimleri olarak vahiy yollu bildirilen özellikler, Dünya üstünde yaşayan "yeryüzü halifeliği"nin farkındalığına ermeye çalışan "zâlim ve cahil insan"ın algıladığının çok çok ötesinde, evrensel boyutların tümünü "yok"tan, "zıll-gölge" vücud olarak (hologramik) "var" kılan özellikler tekilliğidir!

MUAZZAM, MUHTEŞEM, MÜKEMMEL özellikleridir tüm boyutsallığı ve içre varlıklarıyla evrenselliğin!

Şimdi bir an, insanın algıladığı dünyasını düşünün!

Sonra da eğer dar çerçeveli bakış açısı anlamındaki köylü bakışından arınmış olarak, en son bilgilerinizin oluşturduğu evrensellik anlayışıyla "başınızı kaldırıp göğe bir bakın" Kur'ân-ı Kerîm ifadesiyle!

Duyularınızla algıladıklarınız, evrensel azamet, ihtişam ve mükemmeliyet yanında nedir ki?

İşte bu gerçeklik dolayısıyla...

Umarım...

Allâh isimleri hakkında bugüne kadar düşünülüp konuşulup yazılmışların, yalnızca vahiy kaynaklı gelen BİLGİ'nin (Kitabın), arındığı kadarıyla bilinçlerimiz tarafından değerlendirilişi olduğunu aklımızdan çıkarmayarak; bu isimlerin işaret ettiği özelliklerin tüm evrensellikte geçerli olduğunu; tüm yapıda her an yepyeni anlamları, açılımları meydana getirdiğini göz önünde tutarak konuya eğilebiliriz. Bu arada şunu vurgulayayım ki, "Ekberiyet" başlıklı yazımda açıklamaya çalıştıklarım pek "oku"nmamış! Bahsettiğimiz Esmâ mertebesinin özelliklerinin, "Allâh" adıyla işaret edilen indîndeki, sayısız "nokta"lardan bir "nokta" ve dahi "Hakikat-i Muhammedî" veya "Ruh adlı melek" isimlerine bürünerek açığa çıkan sonsuz-sınırsız; ezeli ve ebedi olmayan Esmâ mertebesi olduğu gibi; ayrıca, bu mertebenin, tüm evren içre evrenler olan "çok boyutlu tek kare resim" diye söz ettiğimiz olduğu da fark edilmemiş! Bu yüzdendir ki, el an, Allâh, âlemlerdeki tek bir tanrı olarak algılanmakta devam ediyor! Oysa, tüm seyir ve dillendirilenler yalnızca "nokta"mızla ilgilidir ki; Allâh yalnızca "Allâh"tır; "Ekber"dir! Subhanehu min tenzihiy!

Şunu da asla hatırdan çıkarmayalım ki, yazdıklarım kesinlikle olayın son noktası olmayıp, bu konuda yazılabileceklerin yalnızca mukaddimesi (giriş yazısı) mahiyetindedir. Bundan daha derininin açıkça yazılıp yayınlanması tarafımızdan mümkün değildir. Ayrıca ehlinin fark edeceği üzere, bu kadarı dahi bugüne kadar bu açıklık, netlik ve detayla yazılmamıştır. Konu ustura sırtı gibi ince ve keskindir, çünkü okuyan kişi hiç farkında olmadan ya ötede bir tanrı kavramına kayabilir; ya da çok daha kötüsü firavun misali, benliğiyle-bilinciyle hakikati sınırlama derekesine düşebilir!

Buraya kadar "El Esmâ" işaretinin neye olduğuna dikkat çekmeye çalıştık.

Şimdi gelelim "ül Hüsnâ" olarak bildirilen muazzam, muhteşem ve mükemmel anlam ve özellik ihtiva eden isimlerin işaret ettiği özelliklere... Elbette "esfeli sâfîliyn" olan kelimelerin elverdiğince!

Burada öncelikle şu hususa dikkat gerekir kanımca.

TETİKLEME SİSTEMİ

Bu isimlerin işaret ettiği özellikler her noktada tümüyle mevcuttur eksiksiz! Ne var ki, açığa çıkması dilenen özelliğe göre, kimileri kimilerine baskın hâle gelerek, tıpkı ekolayzırda yükselen kanalların öne geçmesi gibi, diğerlerinin önüne geçerek oluşumu meydana getirmektedir. Ayrıca belli isimlerin işaret ettiği belli özellikler, doğal olarak, otomatik olarak ilgili diğer isimlerin oluşumlarını tetikleyerek, akışı-oluşumu, "yeni şe'n"i meydana getirmektedirler. İşte bu olay, "Sünnetullah" diye tanımlanan, evrensel Allâh kanunlarının -ya da basîreti kısıtlı olanların deyişiyle doğa kanunlarının- işleyiş mekanizmasını anlatmaktadır. Bu husus tahmin ve hayal edilemeyecek kadar azametli bir olaydır; ezelden ebede, tüm boyutlarıyla ve algılanan tüm birimleriyle her şey, bu sistem içinde varlığını sürdürür! Evrensel boyutta veya insanın dünyasında, bilincinden açığa çıkan düşünceler dâhil, tüm fiiller bu sisteme göre oluşur. Buna kısaca "İsimlerin özelliklerinin ilgili ismin özelliğini tetiklemesi mekanizması" diyebiliriz. Yukarıda uyardığım üzere, bu isimlerin özelliklerinin açığa çıkış ortamı olarak, -gerçekte TEK'il- bilebildiğiniz tüm evrenselliği düşünün. O evrensellik içinde algılayanın algıladığı her ortama ya da boyuta veya açığa çıkan birime göre, söz ettiğim "tetikleme" olayı geçerlidir! Bu sisteme göre de -neyin neyi meydana getireceği bilinmesi nedeniyle- ezelden ebede ne olup bitecekse "Allâh ilminde" mevcuttur! Bakara Sûresi sonundaki (Bakara: 284) "...Bilinçlerinizde (düşündüğünüz) ne varsa, açıklasanız da gizleseniz de, Allâh varlığınızdaki Hasîb ismi özelliğiyle size onun sonuçlarını yaşatır..." uyarısı; Zelzele Sûresi'ndeki (Zilzâl: 7) "Kim zerre kadar hayır yaparsa, sonucuna erişir" ve de "Hasîb" isminin işaret ettiği özellik, hep bu "tetikleme" mekanizmasını bize anlatmak içindir ki, açığa çıkan bir fiil veya düşüncenin sonucunun yaşanmaması mümkün değildir. İşte bu yüzdendir ki, geçmişimizde düşündüğümüz ya da ortaya koyduğumuz şükür ya da nankörlük bâbında her fiil mutlaka sonucunu yaşatmıştır veya yaşatacaktır! Bu konu üzerinde derin düşünülürse çok kapı açar ve çok sırlar fark edilir. "Kader sırrı" olarak bahsedilen konu dahi bu mekanizma ile ilgilidir!

Şimdi gelelim birer işaret-yön levhası hükmündeki özel "isim"lerin bize gösterdiklerine:

ALLÂH... Öyle bir isimdir ki... "Ulûhiyet"e işaret eder! "Ulûhiyet" hem "HÛ" ismi ile işaret edilen "Mutlak Zât" anlamını içerir; hem de İlim mertebesinde, ilmiyle ilmini seyir anlamına oluşmuş "nokta"lar âlemlerini, her bir "nokta"yı oluşturan kendine özgü "Esmâ" mertebelerine işaret eder! "Zât"ı itibarıyla, "şey"in ayrı, "Esmâ"sı itibarıyla "şey"in aynı olan Allâh ismiyle işaret edilen; âlemlerden Ganî ve benzeri olmayandır! Bu yüzdendir ki, "şey"i ve fiillerini Esmâ'sıyla yaratan Allâh ismiyle işaret edilen Kur'ân-ı Kerîm'de "BİZ" işaretini kullanmaktadır. "Şey"de kendisinin gayrı yoktur! Bu konuda çok iyi anlaşılması gereken husus şudur: "Şey"den söz ettiğimizde "şey"in zâtı derken onun varlığını oluşturan "Esmâ mertebesinden" söz ederiz. "Şey"in zâtı hakkında tefekkür edilir, konuşulur. Allâh adıyla işaret edilenin Zâtı hakkında ise konuşmak muhaldir; yani kesinlikle olanaksızdır! Çünkü Esmâ özelliğinden meydana gelmişin, mutlak Zât hakkında fikir yürütmesi, "vahiy" yollu gelmiş bilgi ile dahi olsa -ki bu da olanaksızdır- mümkün olmaz! İşte bunu anlatmak sadedinde yolun sonu "hiç"likte biter, denmiştir!

... "HÛ'vAllahulleziy la ilahe illâ HÛ"! İster vahiy yollu gelsin, ister bilinç yollu üzerine eğilinsin, algılanan her "şey"in hakikatinin derûnu... Öylesine ki; Ekberiyet tecellisi sonucu önce "haşyeti", sonucu olarak da "hiç"liği yaşatır ve bu yüzden de O'nun hakikatine erişilemez! "Basîretler ona ulaşmaz!" Mutlak bilinmezliğe ve kavranılmazlığa işaret ismidir! Nitekim "ALLÂH" dâhil tüm isimler "HÛ"ya bağlı geçer Kurân'da! "HU ALLAHu EHAD", "HU'ver Rahmanur Rahıym", "Hu'vel'Evvelu vel'Ahıru vez'Zahiru vel'Batın", "HU'vel Aliyyül Azıym", "HU'ves Semiy'ul Basıyr" ve Haşr Sûresi'nin son üç âyeti gibi! Bu arada şunu da bir diğer okunuş şekli itibarıyla fark ederiz ki, isimlerin öncesindeki "HÛ" ismi işaretiyle önce tenzih vurgulaması yapılır, sonra da söz edilen isimlerle teşbihe işaret edilir. Bu da hiçbir zaman gözden kaçırılmaması gereken bir işarettir.

ER RAHMAN... "Allâh" ismiyle işaret edilenin, "zerre"lerin zâtını "Esmâ"sıyla ilminde "var" kılma özelliğine işaret eder. Her şey, "var"lığını "ilim ve irade" mertebesinde bu ismin işaret ettiği özellikle elde eder! "Er Rahmanu alel Arşisteva" (Tahâ: 5) ve "Er Rahman; Allemel Kur'ân; Halekal İnsan; Allemehül beyan" (Rahman: 1-4) gereği "ŞUUR"da açığa çıkan "Esmâ"nın hakikatidir! Rahmeti, o "şey"i ilminde, "var"lığa getirmesidir! "Allâh Adem'i Rahman sûretinde halk etti" işareti "İnsan"ın, ilmî sûretinin Rahmaniyet özelliği yansıması üzere meydana getirildiğine işaret eder. Yani Esmâ mertebesinde bulunan özellikler ile! İnsan'ın, Zâtı itibarıyla kendini tanıyışı da Rahmaniyet'le ilgilidir... Bu nedenle "RAHMAN"a secdeyi müşrikler algılayamamıştır (Furkan: 60)... Şeytan (vehim, bilinç) "RAHMAN"a âsi olmuştur (Meryem: 44)... "İnsan"ın Zât'ının "Esmâ" hakikatinden meydana getirildiğine işaret eder! "İnsan"daki "Zâtî tecelli" de budur!

ER RAHIYM... Âlem sûretleri ile kendini seyir edendir! Bilinçli varlıkları, hakikatlerine erdirmek suretiyle; seyretmekte ve Esmâ'sı özellikleriyle yaşatmakta olanın, kendisi olduğu farkındalığıyla yaşatandır. "Ve kâne bil mu'miniyne Rahıyma = Hakikatine iman etmişlere Rahîm'dir" (Ahzab: 43). Cennet diye işaret edilen yaşamın kaynağıdır. Melekî boyutun "var"lığını oluşturandır.

EL MELİK... Mülkü hükmünde olan Esmâ mertebesinde dilediğince şe'n alarak fiiller âlemi sûretlerinde tedbir edendir! "Her şeyin melekûtu (Esmâ kuvveleri) elinde olan (tedbirâtın bu mertebeden açığa çıktığına işaret) Subhan'dır... O'na rücu ettirileceksiniz" (Yâsîn: 83). Tek Melîk'tir! Ortağı olmaz. Bunun farkındalığını yaşattığının kesin ve mutlak teslimiyet dışında bir hâli olmaz! İtiraz ve isyan hiç kalmaz! "Arşı istiva" diye anlatılan olayda önde gelen özelliktir diğer birkaç özellikle birlikte... "Semâlarda ve arzda her ne varsa; Melîk, Kuddûs, Azîz ve Hakîm olan (dilediği mânâları açığa çıkarması için onları yaratan) Allâh'ı (işlevleriyle) tespih etmedeler!" (Cum'a: 1).

EL KUDDÛS... Yaratılmışlarda açığa çıkan özellik ve kavramlarla tanımlanmaktan, kayıtlanmaktan ve sınırlanmaktan berî! Tüm âlemleri Esmâ'sıyla "var" kılarken, onlarda açığa çıkan özelliklerle tanımlanmaktan dahi berîdir.

ES SELÂM... Yaratılmışlara (beden ve tabiat kayıtlarından; tehlikeden; boyutlarının kayıtlarından) selâmet ihsan eden, yakîn hâlini oluşturan; iman edenlere "İSLÂM"ın hazmını veren; Dar'üs Selâm (hakikatimize ait kuvvelerin tahakkuku) olan cennet boyutu hâlinin yaşamını meydana getiren! Rahîm isminin tetikleyerek açığa çıkardığı isim-özelliktir! "Selâmün kavlen min Rabbin Rahıym = Rahîm Rab'den "Selâm" sözü ulaşır (Selâm ismi özelliğini Rableri olan Esmâ hakikatlerinden açığa çıkan yolla yaşarlar)!" (Yâsîn: 58).

EL MU'MİN... Algılananın ötesi olduğu farkındalığını oluşturandır Esmâ boyutu itibarıyla. Bu farkındalık, boyutumuzda "iman" olarak açığa çıkar. İman edenler şuurlarındaki bu farkındalıkla iman ederler; dünyamızda Rasûller; tüm varlıkta ise melekler dâhil! Bu farkındalık, bilinçteki aklın vehim esaretinden kurtulmasını sağlar. Vehim, kıyası kullanarak muhakeme yapan aklı saptırabilirken, iman karşısında güçsüz ve etkisiz kalır. Mümin isminin özelliğinin açığa çıkışı şuurdan bilince direkt yansır; dolayısıyla da vehim kuvvesi onun üzerinde tasarruf edemez.

EL MÜHEYMİN... "Esmâ" mertebesinden açığa çıkanları kendi sistemi içinde koruyup sürdürendir (El hafizu ver Rakiybu ala külli şey)! Ayrıca, (emaneti) gözetip himaye eden, koruyan, emin, anlamlarına da gelir. "MÜHEYMİN"in türediği kök olan "el Emanet"in Kurân'daki fonksiyonel kullanılışı, semâların - arzın - dağların yüklenmekten imtina ettiği ve el Kurân'ın ikizi olan el İnsan'ın yüklendiği şeydir. Esas itibarıyla Esmâ mertebesi ilminin RUH adlı melek olarak şuuruna işaret eder. Ondan da yeryüzünde açığa çıkan insana yansır bu emanet! Yani, Hakikatinin, Esmâ özellikleri olduğu şuurunu yaşamak! Bu da Mümin ismiyle ortak çalışır. RUH adlı melek (kuvve) dahi, Esmâ mertebesinin sonsuz sınırsız özelliklerine imanın kemâliyle Hayy ve Kayyûm'dur! Çünkü o dahi "şe'n" olarak vücud sahibidir!

EL AZİYZ... Karşı konulmaz güç sahibi olarak, dilediğini uygulayan! Tüm âlemlerde dilediğini karşı çıkacak güç olmaksızın yerine getiren. Bu isim Rab ismiyle paralel çalışan bir isimdir. Rab özelliği Azîz özelliğiyle hükmünü icra eder!

EL CEBBAR... Hükmü zorunlu olarak uygulamada olandır. Âlemler Cebbâr'ın hükmü altında, dilenileni uygulamak zorundadır! Uygulamama gibi bir seçenekleri yoktur! Cebr, onların özlerinden gelen bir şekilde sistem gereği olarak açığa çıkar ve hükmünü yaşatır!

EL MÜTEKEBBİR... Mutlak BEN'lik O'na aittir! "Ben" diyen yalnızca kendisidir! Kim ben sözüyle kendisine varlık verirse; var oluşunun hakikatine ait "Ben"liği örtüp, göreceli benliğini ileri çıkarırsa, bunun sonucunu, yanmak suretiyle yaşar! Kibriyâ, O'nun vasfıdır.

EL HALİK... Mutlak TEK yaratan! Esmâ özellikleriyle birimleri "yok"ken "var" kılan! Hâlik'in "halk"ettiği her bir şeyin bir "hulk"u, yani yaratılış amacına göre bir huyu, ahlâkı (doğasına göre davranışı) vardır... Bu nedenle "tehalleku BiAhlakıllah = Allâh ahlâkı ile (Allâhça) ahlâklanın!" buyurulmuştur ki bunun anlamı; "Allâh Esmâ'sının özellikleriyle var olmuş olduğunuzun farkındalığıyla ve bunun gereğince yaşayın" demektir.

EL BARİ... Mikrodan makroya doğru her yarattığını kendine özgü program ve özellikle yaratırken, bütünsellikle de uyumlu olarak onu işlevlendiren. Saat dişlilerinin ahenkli düzeni misali!

EL MUSAVVİR... Mânâları sûretler hâlinde açığa çıkarıp, algılayanda o sûretlerin algılanma mekanizmasını oluşturan.

EL ĞAFFAR... Kudret veya hikmetin gereği olarak oluşmuş noksanlıklarını fark edip, bunların sonuçlarından kurtulmayı irade edenlere, örtüleyiciliğini yaşatan. Bağışlayan.

EL KAHHAR... "Vâhid" oluşunun sonucunu yaşatarak "izafî-göresel" benliklerin asla "var" olmadığını seyrettiren!

EL VEHHAB... Dilediğine karşılıksız ve "hak etme" kavramı devrede olmaksızın veren.

ER REZZAK... Hangi boyutta veya ortamda olursa olsun açığa çıkan birimin yaşamının devamı için gereken her türlü gıdayı veren.

EL FETTAH... Birimde açılım oluşturan. Hakikati fark ettirip seyrettiren; bunun sonucunda âlemlerde eksik, noksan, yanlış olmadığını müşahede ettiren. Görüş veya kullanım alanını açıp değerlendirme olanağını meydana getiren. Fark edilemeyeni fark ettirip değerlendirten!

EL ALİYM... "İlim" özelliği sebebiyle sınırsız sonsuz her şeyi ve her boyutu, her yönüyle Bilen!

EL KABIDZ... Tüm birimleri, onları oluşturan "Esmâ"sıyla hakikatleri yönünden kudret eliyle tutup hükmünü icra eden! İçe dönüklüğü yaşatan.

EL BASIT... Açıp yayan. Boyutsallıkları ve derin görüşü oluşturan.

EL HAFİDZ... Alçaltıcı. Hakikatinden uzak yaşamı oluşturucu! Evrensel boyuttaki "Esfeli sâfîliyn"i yaratıcı. "Kesret" müşahedesini oluşturan perdeliliği meydana getiren!

ER RAFİ'... Yükselten. Bilinçli birimi yatay veya dikey anlamda yükselterek hakikatini kavrama veya seyir anlamında yükselten.

EL MUİZZ... Dilediği birimde, izzeti oluşturan özelliği açığa çıkartarak, onu diğerlerine göre değerli kılan!

EL MÜZİLL... Dilediğinde zilleti zahir kılan! Zelil eden... İzzeti meydana getiren yakınlık özelliklerini yaşatmayarak, benlikle perdelenmenin yetersizlikleri içinde aşağılanmayı aşikâr kılan!

ES SEMİ'... Açığa çıkardığı Esmâ özelliklerini her an algılamakta olan. Farkındalığı ve kavramayı yaşatan. Bunun sonucu olarak Basîr ismi özelliğini tetikleyen!

EL BASIYR... Açığa çıkan Esmâ özelliklerini her an seyir ile onlardan çıkanları değerlendirip sonuçlarını oluşturan.

EL HAKEM... Hükmeden ve hükmü kesinlikle yerine gelen!

EL ADL... Ulûhiyetinin sonucu olarak açığa çıkardığı her Esmâ özelliğinin yaratış amacına göre hakkını veren. Haksızlık etmekten, zulüm etmekten münezzeh olan!

EL LATİYF... Yarattığının derûnunda ve varlığında gizli olan. Lütfu çok olan!

EL HABİYR... Açığa çıkan Esmâ özelliğinin "var"lığını, "Esmâ"sıyla meydana getiren olarak, onun durumundan haberi olan. Birime, kendisinden açığa çıkanla, ne mertebede anlayışa sahip olduğunu fark ettiren!

EL HALİYM... Açığa çıkan bir olaya ani ve fevrî tepki vermeyip, açığa çıkış amacı doğrultusunda değerlendirmeye alan.

EL AZİYM... Açığa çıkmış Esmâ özelliği olan hiçbir birimin, azametini kavrayamayacağı muhteşem büyüklük.

EL ĞAFÛR... Allâh Rahmetinden asla ümit kesilmemesi gereken. Gerekli arınmayı yaptırtarak Rahîmiyetin nimetlerine erdiren. Rahîm ismini tetikleyen!

EŞ ŞEKÛR... Verdiği nimeti çoğaltmak için o nimeti değerlendirten. Birimde verilen nimeti hakkıyla değerlendirerek "daha"sına açılmayı oluşturan. "Kerîm" isminin özelliğini tetikler. Bu ismin özelliğinin kapalı kalması ise, birimi kendisine ulaşana karşı kapanmayı; o nimeti değerlendirmek yerine başka yönlere dönerek o nimetten perdelenmeyi yaşatır. Bu da "nankörlük" yani verileni değerlendirmemek olarak tanımlanır. Verilenin gerisinden mahrum kalma sonucunu doğurur. Nimetin ardı kesilir!

EL ALÎY... Yüce. Varlıkları Hakikat noktasından seyreden!

EL KEBİYR... Esmâ'sıyla yarattığı âlemlerinin büyüklüğü kavranamaz olan.

EL HAFİYZ... Âlemler içindekilerin varlığının korunması için onların gerekenlerini oluşturan.

EL MUKİYT... Hafîz isminin özelliğinin oluşması için gerekli olan maddi veya manevî olarak nitelendirilen alt yapıyı oluşturup meydana getiren.

EL HASİYB... Birimselliğin devamı için yeterli olduğu gibi, birimden açığa çıkanların sonucunu yaşatan. Böylece sonsuza dek oluşumun akışını yaratmış olan!

EL CELİYL... Muhteşem kapsam ve mükemmeliyetiyle Efâl âleminde sultan!

EL KERİYM... Öylesine cömert ki, kendisini inkâr ile açığa çıkanlara dahi sayısız nimetlerini bağışlamakta. "OKU"mak yani "İKRA" ancak O'nun keremiyle bir birimde açığa çıkabilir. Her birimin hakikatinde yer almakta.

ER RAKIYB... Her birimi Esmâ'sıyla yarattığı için her an onunla olarak kontrol altında tutan.

EL MUCİYB... Kendisine olan yönelişlere mutlaka icabet ederek gereğini oluşturan!

EL VASİ'... Esmâ özellikleriyle tüm âlemleri kapsamış olan.

EL HAKİYM... İlminin kudretiyle açığa çıkmasını sebepler zincirine bağlayarak, nedenselliği oluşturan ve böylece kesret algılamasını oluşturan.

EL VEDUD... Cazibeyi, çekim gücünü yaratan. Salt karşılıksız, çıkar beklenmeyen sevgiyi var eden. Her sevenin, sevdiğinde sevdiği gerçekliktir!

EL MECİYD... Açığa çıkardığı muhteşem yaratış dolayısıyla şanının yüceliğini ortaya koyan!

EL BAİS... Sürekli yeni yaşam boyutlarına dönüştüren! "Her an yeni bir şe'nde" oluşun mekanizması olarak sürekli yeni bir hâl yaşatan.

Bu özelliğin insanda açığa çıkışı itibarıyla... "AMENTU"da da yerini alan "Ba'sü ba'delMevt = ölüm akabindeki diriliş" anlamındadır... "Mutlaka siz, boyutlar değiştirerek o boyutların uygun bedenlerine dönüşeceksiniz!" (İnşikak: 19) âyetindeki işlev de bunu anlatır...

Bedenden ve/veya bilinçten ölmek ve bunun devamı yeni bir yaşam hâline başlamak. Şu dünya (beden) yaşamımızda iken de bu bâ'slar mümkündür... Velâyet - Nübüvvet - Risâlet bâ'sları gibi! Ki, bunlarda dahi yeni bir yaşam mertebesi söz konusudur!

Tohumun kabuğunu çatlatıp mahsulünü açığa çıkarması gibi, ölü (bilkuvve - işlevsiz - nesnel) olanı bâ's edip dirilten, demektir. Açığa çıkana, yeni yaşam ortam veya boyutuna kavuşana göre, bir önceki ortama uygun yaşam bedeni "kabir" hükmündedir... "O Saat (vefat) muhakkak gelecektir, onda hiç şüphe yoktur. Kesinlikle Allâh, kabirlerde (bedenleri içinde) olan nefsleri (bilinçleri) bâ's edecektir (varlıklarındaki Esmâ özelliğiyle yeni bir beden oluşturarak yaşamlarına devam ettirecektir)!" (Hac: 7)

EŞ ŞEHİYD... Varlığıyla varlığının şahidi olan. Açığa çıkardığı Esmâ özelliklerinden varlığını seyredip açığa çıkanlara şehâdet eden! Şehâdet edilenin kendisinden gayrı olmadığını yaşatan.

EL HAKK... Apaçık ortada olan Mutlak Hakikat! Açığa çıkan tüm işlevlerin hakikati ve kaynağı!

EL VEKİYL... Açığa çıkan her birimin işlevinin gereğini yerine getirmek için gerekeni yapan. Bunun idrakıyla kendisine tevekkül edene sahip çıkarak, onun için en hayırlı sonucu oluşturan. Hakikatindeki el Vekiyl isminin özelliğine iman eden Allâh'ın tüm isimlerine (tüm kuvvelerine) de iman etmiş olur! Halifelik sırrının kaynağı bir isimdir!

EL KAVİYY... Kudreti kuvveye dönüştürerek varlığın oluşmasını sağlayan ve onlardaki kuvveleri oluşturan. Melekî boyutu meydana getiren.

EL METİYN... Tüm Efâl âlemini ayakta tutan. Metîn... Sağlamlığı oluşturan. Metanet, direnç veren!

EL VELİYY... Birimde kendi hakikatini tanıma ve gereğini yaşama özelliğini açığa çıkaran. Velâyetin ve onun kapsamındaki üst düzey yaşam özellikleri olan Risâlet ve Nübüvvetin kaynağı. Velâyetin en üst mertebesi olan Risâlet ve bir altı olan Nübüvvet kemâlâtını irsâl eden. Risâlet kemâlâtının zuhuru sonsuza dek geçerli ve işlevli iken, Nübüvet kemâlâtının işlevi yalnızca dünya yaşamında geçerlidir. Nebi, âhiret yaşamında da o kemâlâtla yaşar, ancak işlevi bitmiştir dışa dönük olarak! Risâlet işlevi ise velâyet getirisi üzere devam eder sonsuza dek, velîlerdeki gibi.

EL HAMİYD... Açığa çıkardığı evrensel kemâlâtı "Velî" ismi kapsamında açığa çıkardığı âlem sûretlerince seyredip değerlendirendir! Hamd yalnızca kendisine aittir!

EL MUHSIY... TEK'likteki çokluk sûretlerini makrodan mikroya tek tek tüm özellikleriyle yaratan.

EL MUBDİ'... Yaratılmışları eşi benzeri olmayan kendine özgü özellikler bütünü olarak âlemlerde açığa çıkaran.

EL MUIYD... Aslına rücu edenleri yeni bir yaşam boyutunda hayata döndüren.

EL MUHYİ... İHYA eden. Hayata kavuşturan. İlim yaşantısıyla hakikati müşahede ederek yaşamını sürdürmeyi oluşturan.

EL MUMİT... Ölümü tattıran... Bir yaşam boyutundan diğer yaşam boyutuna geçirten!

EL HAYY... Esmâ âleminin kaynağı! Tüm isim özelliklerinin hayatını veren, varlığını oluşturan. Evrensel enerjinin kaynağı; enerjinin hakikati!

EL KAYYUM... Hiçbir şeye ihtiyaç duymaksızın kendi vasıflarıyla varlığını kaîm kılan. Var olan her şey kendisiyle kaîm olan.

EL VACİD... Özellikleri âdeta taşan... Her dilediğini var eden. Tüm yaratışına rağmen hiçbir şeyi eksilmeyen!

EL MACİD... Kerem ve ihsanının sınırsızlığının getirdiği şan ve yücelik sahibi!

EL VAHİD... Vâhid ül AHAD... Sayısal çokluk kabul etmez TEK! Cüzlere bölünmemiş ve cüzlerden oluşmamış; panteizm anlamına gelmeyen Bir! Çokluk kavramının düştüğü, "yok"luğa kavuştuğu, hiçbir fikir ve düşüncenin ayak basamadığı TEK!

ES SAMED... Som, salt TEK! Çokluk kavramından münezzeh! Çok özelliğin birleşmesinden oluşmamış! Ve dahi sınır kavramından berî olan TEK'lik sahibi. Hiçbir şeye muhtaciyeti söz konusu olmayan TEK'illik. Hadîs-î şerîf'te şöyle tanımlanmıştır: "Es Samedülleziy la cevfe fiyhi = Samed odur ki, onda boşluk yoktur (SOM, SALT)!"

EL KAADİR... İlmindekileri kudretiyle bir nedenselliğe dayanmaksızın yaratıp seyreden! Bu hususta asla sınırlanmayan!

EL MUKTEDİR... Kudretiyle izhar ettiği tüm varlıkta iktidarı, tedbir ve tasarrufu geçerli olan mutlak - işlevsel kudret sahibi.

EL MUKADDİM... Yaratış amacına göre açığa çıkaracağı Esmâ özelliğine öncelik veren.

EL MUAHHİR... Yarattığında açığa çıkacak olanı Hakîm isminin gereğince erteleyen.

EL EVVEL... Yaratılmış olanın başı, ilk Hâli olan Esmâ Hakikati.

EL ÂHİR... Yaratılmış olanın sonsuza dek bir sonrası.

EZ ZÂHİR... Apaçık ortada olan, Esmâ özelliğiyle algılanmakta olan!

EL BÂTIN... Apaçık ortada olanın algılanamayanı ve Gaybın hakikati. (Evvel Âhir Zâhir Bâtın, HÛ'dur!)

EL VALİY... Hükmüne göre yöneten.

EL MÜTEALİY... Sonsuz sınırsız yüce; yüceliği her şeye yaygın! Âlemlerdeki hiçbir akıl ve idrakın kapsamıyla, hiçbir fıtratın mahiyet ve yansıtıcılığıyla sınırlanmayan yücelik sahibi.

EL BERR... Fıtratların gereğini kolaylaştırarak oluşmasını sağlayan! Bu konuda vaatlerini yerine getiren.

ET TEVVAB... Hak ve hakikati algılatıp kavratarak, o birimin kendi hakikatine dönüşünü oluşturan. Tövbeyi yaşatır. Yani, birime yaptığı yanlışlardan dönmeyi ve verdiği zararları gidermeyi nasip eder. Bu isim özelliği açığa çıktığında Rahîm isminin özelliğini tetikler. Sonuçta kişinin hakikatinin getirisi olan güzellikleri ve müşahedeyi yaşatır.

EL MÜNTEKIM... Birimdeki, hakikatini yaşamasına engel olan davranışlarının sonuçlarını yaşatan! "Züntikam", açığa çıkanın sonucunu, hak ettiğini yaşatmaktır. Allâh, intikam almak gibi duygularla vasıflanmaktan münezzehtir! "Şedîd ül İkab" ile birlikte kullanıldığında, "Hakikatinin gereğini yaşamaya ters düşen düşünce ve davranışların sonucunu en sert ve keskin bir biçimde yaşatan" anlamına gelir.

EL AFÜVV... Şirk dışında işlenmiş bütün suçların tövbesini kabul edip, affedendir. Şirk hâli yaşamında bu ismin özelliği açığa çıkmaz. Burada fark edilmesi önemli konu şudur. Suçun affı demek, o kişinin af öncesi yaşantısındaki kayıplarının geri kazanılması demek değildir. Geçmişin telâfisi ve kazası yoktur Sünnetullah'ta!

ER RAUF... Çok şefkatli, acıyan; kendisine yönelenleri, onlara zarar verip sıkıntıya sokacak davranışlardan koruyan, uzaklaştıran.

EL MALİK'ÜL MÜLK... Mülkünde dilediğini tedbir edip, hiçbir birime hesap verme kavramı olmadan dilediğini uygulayan.

"De ki: 'Mülkün Mâlik'i olan Allâh'ım... Mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden de mülkü çekip alırsın. Dilediğini azîz edersin, dilediğini zelil edersin. Hayır senin elindedir. Kesinlikle Sen her şeye Kâdîr'sin.'" (Âl-i İmrân: 26)

ZÜL'CELALİ VEL'İKRAM... Celâl'iyle açığa çıkardığına "yok"tan var olmuşluğunu kavratarak "yokluğunu" yaşatıp; İkram'ıyla, Esmâ kuvvelerinin kendisinde açığa çıkışını seyrettirerek Bekâ'yı yaşatır.

EL MUKSIT... Ulûhiyeti gereği olarak, her yaratılmışa yaratılış amacına göre hak ettiğini vermek suretiyle adaletini uygular.

EL CAMİ'... Tüm varlığı "çok boyutlu tek kare resim" olarak ilminde topluca seyreden. Yaratılmışları, yaratılış amaç ve işlevleri doğrultusunda toplayan!

EL ĞANİYY... Esmâ'sının işaret ettiği özelliklerle sınırlanıp kayıtlanmayan ve o vasıflarla etiketlenmekten dahi münezzeh olan; "Ekberiyeti" dolayısıyla! Esmâ'sıyla sayısız sınırsız zengin olan!

EL MUĞNİY... Dilediğini, başkalarından mustağnî kılan, zenginliği yaşatan, kendi zenginliğiyle zengin eden. "Fakr"in sonucu olan Bekâ'nın güzelliklerini hibe eden... "Seni hiçbir şeyin yok iken (fakr-"yok"lukta) bulup da zenginliğe ("gına"ya-Bekâ'ya) kavuşturmadık mı (El Ganî kulu yapmadık mı, Âlemlerden Ganî olanın kulluğunu yaşatmadık mı)?" (Duha: 8)... "Muhakkak ki 'HÛ'dur ganî eden de fakir kılan da." (Fetih: 48)

EL MANİ'... Hak etmeyene, hak etmediğine erişmesine engel yaratan!

ED DARR... Birimlerin sıkılıp bunalarak kendine dönmesi için çeşitli azap veren hâlleri (hastalık, çile, belâ) yaşatan!

EN NAFİ'... Hayra erişmeye vesile olacak yararlı düşünce ve fiilleri hatıra getirip gereğini uygulatan.

EN NUR... Her şeyin hakikati olan İlim! Her şeyin aslı Nûr'dur, demek; her şey ilimden ibarettir, İlmullah'ta demektir. Hayat, ilimle vardır. İlim sahipleri Hayy'dır; diridir! İlmi olmayan ise, yaşayan ölüdür.

EL HADİY... Hakikate erdiren... Hakikatin gereğini yaşatan! Hakk'ı dillendirten! Hakikate yönlendiren!

EL BEDİY'... Eşi benzeri olmayan güzellikte olup, güzellikleri yaratan! Türleri ve varlıkları herhangi bir örneğe dayanmayan şekilde kendilerine özgü özelliklerle yaratan.

EL BAKIY... Zaman kavramsız yalnızca var olan.

EL VARİS... Sahibi olduklarını geride bırakarak dönüşenlerin, arkada bıraktıklarının sahibi olarak çeşitli isimlerle açığa çıkan!

ER REŞİYD... Rüşde erdiren! Birimin hakikatini fark etmesinin sonucu olarak olgunlaşmasını yaratan ve yaşatan!

ES SABUR... "Eğer Allâh insanları zulümlerinden dolayı sorumlu tutup sonucunu hemen yaşatsaydı; (arz) üzerinde hiçbir DABBE (insan değil insan bedeni) bırakmazdı! Fakat onları hükmedilmiş bir vakte tehir ediyor... Ecelleri geldiği vakit de ne bir saat geri kalırlar, ne de öne geçebilirler" (Nahl: 61) Her yaratılmış olanın amacına uygun işlevini yapmasını bekleyip, o işlevini tamamladıktan sonra sonuçlarını yaşatan. Zâlimin zulmüne müsaade etmesi, yani Sabûr özelliğini açığa çıkarması, hem zâlim hem mazlum yönünden yaşanacak işlevin tam hakkıyla yaşanması ve daha sonra da sonuçlarının oluşması içindir. Belânın büyüğünün açığa çıkması, zulmün büyüğünün oluşmasını gerektirir!

SON HATIRLATMA

Elbette ki "Allâh" ismiyle işaret edilen "EKBER"in "Esmâ ül Hüsnâ"sının anlamları bu kadar dar kapsamlı değildir! Bu yüzdendir ki, uzun yıllardır bu konuya hiç girmemiştim. Çünkü bu konunun hakkının verilmesi muhaldir - olanaksızdır! "Yansımalar" dolayısıyla bu konuya girmek zorunda kaldım. Rabbimden bağışlanma dilerim. Bu konuda nice eserler yazılmıştır. Biz bugünkü bakış açımız yönünden kısa ve akılda kalabilecek şekilde konuyu ele aldık. Belki deryadan bir damla sudur bu konudaki anlattıklarımız!

"SubhanAllâhi amma yasıfun!"

Bu çalışmamıza nokta koymadan, şu mutlak gerçeği bir kere daha vurgulayalım. Bütün bu açıkladıklarımız ve yazdıklarımız, kişinin kendisini, bedensellikten ve "ben"likten arındırdıktan sonra, "şuurda seyir" boyutunda yaşanacak olan şeylerdir. Bu arınma - tezkiye olmadan, kişinin bilgileri edinip tekrarlaması, bir bilgisayarın tekrarlamasından farklı bir sonucu asla yaşatmaz! Tasavvuf, dedi-kodu olmayıp bir yaşantıdır! Gıybet veya dedikoduyla ömür tüketen, şeytanın süslü gösterdiği amelle kendini avutandır. Kişinin bu bilgileri yaşamasının açık teyidi ise, onun için "yanma"nın kesinlikle bitmiş olup; hiçbir şeyin veya olayın onu üzüp kapsamamasıdır! Kişide şartlanmaların getirdiği değer yargılarına dayalı duygusallık yaşamı ve buna dayalı davranışlar olduğu sürece, o beşeriyetinin kemâlini yaşayan bir birim olarak ve yaptıklarının sonucunu yaşamaya devam ederek ölümsüzlük boyutuna geçer.

Bilgi uygulamak içindir. Uygulanmayan ilim, insanın sırtındaki yüktür, farkındalığıyla işe kendimizden başlayalım.

Gecenin sonucunda kendimize şu soruyu soralım:

Bilgimize göre, gece uykuda geri dönüşü olmayan yolculuğa hazır mıyız? Dünyada bizi "yakan" olaylar bitti mi? Huzurlu, mutlu "kulluğu" yaşıyor muyuz? Cevap evetse ne mutlu! Değilse, yarına çok iş var demektir. Bu durumda sabah kalktığımızda, bu gece yatarken mutlu ve hazır olarak yatmak için neler yapmalıyım; diye düşünmemiz gerekmez mi?

Sahip olduğumuzu sandığımız her şeyi geride bırakarak gideceğimizin idrakı içinde günü değerlendirebiliyorsak şükürler olsun.

Ves Selâm.

"Allah ilminden YANSIMALAR" çalışmamda emeği geçen, ilminden yararlandığım değerli âlim ve hâl ehli İstanbul Kanlıca Camii İmamı muhterem Hasan Güler Hocamıza huzurlarınızda teşekkürlerimi sunarım.

AHMED HUL&Ucir

Yorum (0) Yorum yaz!

MESAJ

Gayzer oldu Celali'yle, pınar oldu Cemali'ye; okyanustan Kemali'yle, ilmi irfan saçtı bize!.
 
Mesaj
 

Gerçekle yüzleşmek çok zaman acı geliyor insanoğluna.

Bu acı gelen gerçeklere sükûtu hayâl diyoruz biz!.

Bazen baba veya annesi; bazen eşi; bazen en yakın arkadaşı yüzünden sükûtu hayâle uğrayabiliyor insan!... Uzaklarından zaten böyle bir şey sözkonusu olmuyor!.

Ne var ki, bunlar sayılı dünya günleri, saniyelerle ilgili bir şey!. Sizi sükûtu hayâle uğratanlarla nihayet bu sayılı günler veya saniyelerle berabersiniz!..

Ömür biter ve herkes yoluna gider!.

Sizin düşünce sisteminizi, bakış açınızı paylaşmayanla artık o sonsuz hayatta beraber olmazsınız!. Tüm beraberliğiniz et-kemik beraberliğinden ibarettir!.. İster doğuran veya doğurtanınız, ister yatakdaşınız, ister karındaş veya arkadaşınız!.

Dünyadaki, bedensellik veya birimsellik kabulünden doğan çıkarcılığa dayalı iki yüzlülük, yalancılık, kandırmaca ya da kendini saydırmaca, hep son bulur boyut değiştirmeyle birlikte!. Parası veya organsal zevkleri için yaşayanların buna dayalı kandırmacaları ve ikiyüzlülükleri tümüyle hüsranla son bulur boyut değiştirme deminde!.

O günde ne parası fayda verir; ne malı mülkü, ne de yakınları!. Selim kalp de edinmeye vakit bulamadı ki para veya bilmem-ne(!) peşinde koşmaktan!.

Gong çaldı... Başı iki eli arasında kaldı!.

Kırkından sonra zina yapanı tevbe-i nasuh etmedikçe Allah bağışlamaz” buyuruyor!.. Yalanı, ikiyüzlülüğü, kendini saydırmak, etraftan paye alıp hürmet görmek için evliyalık görüntüsü verenleri bağışlar mı ki?

Dostlarım...

Kendimizi aldatmayalım...

Biz bilgi paylaşıyoruz!.

Mürşid yok ortada ve bir mürşide bağlı nefis terbiyesi yapılmıyor!.. Herkes bu bilgileri kendine göre yorumlıyarak kendine bir yol çiziyor ve olabildiğince kötülüklerden uzak kalmaya çalışıyor!.

Mürşide bağlanmak, Yunus’un Taptuk’a bağlanışı gibi kimi zaman 40 yıla kadar varan nefis terbiyesini gerektiren bir iştir!. Mürşid yanında yatıp-kalkmadıkça, her dem onun terbiyesi altında nefsini terbiye etmedikçe; Muhammedî ahlâk ile ahlâklanmadıkça; vermek ve paylaşmak için insanların içine girmek her demlik fiilin haline gelmedikçe velâyet yolu açılmaz!.

Tasavvuf bilgisi edinmekle, evliya olunmaz!.

Jiletle traş olunur; jiletle intihar edilir!.

İnternetle tasavvuf bilgisi edinilip Kur’ân sırlarına erme yoluna girilir; internetle bedenselliğe dönük yaşam arkadaşı bulunur!.

Kendinizi aldatmayın!. Boyut değiştirme günü gelmeden boyut değiştirmiş gibi gerçekleri idrak edin ki; telafisi mümkün olmayan sükûtu hayâle uğramıyasınız!...

O demde ne paranız fayda eder ne de bedensellikten doğan yakınlıklarınız!... Ne sizi evliya sanıp karşınızda elpençe divan duran dostlarınız!.. Lûtfen iyi idrak edin!.

Dostlarım...

Vahdet ve vahdete dayalı olarak anlatılan tüm veriler kesin gerçek olmasına rağmen, nefis terbiyesinden geçmeyen kişiler için bu bilgiler deccallaşma(!) aşısı olabilir!. 18 veya 58’inde farketmez, nefs terbiyesi görmemiş kişiler, “ALLAH” ve SİSTEMİNİ kavrıyamadıkları için; tanrı kavramından kurtulma bilgisiyle birlikte bedenselliğin ve firavunluğun göbeğine düşüp, tasavvuf bilgileriyle kendilerini avutmalarına karşın, deccallaşmanın zirvesini yaşayabilirler.

Allah için yaşayan bedensel çıkarlarını düşünmez!.

Ama mukallit de bunu anlıyamaz!.

Ancak “insan” Allah için yaratılmıştır!.

İnsan akıllıdır; Allah için yaşar!.

Mukallit zekidir; bedensel zevk ve çıkarları için yaşar!.

Zeki mukallit akıllıyı değerlendiremez; çünkü herkesi en fazla kendisi gibi bilir!.

Akılsız zeki, kısa vadeli düşünür ve dünya zevkleri veya çıkarları neyi gerektiriyorsa onun için yaşar!. İstediği ya saygı görüp pohpohlanmaktır; ya cinselliktir; ya da para!. Herkesi de kendi gibi sanır!.

Akıllı ise, sonsuzluğu/nu bilir ve Allah için yaşar!...

Birinci için amaç olanlar, ikinci için belki araçtır; belki de o bile değil!.

Kendisinin akıllı olduğunu düşünenler Allah için Rasulullah aynasına bir baksınlar!.. Aynada sakal bıyık değil, amaç arasınlar!... Ne kadar paylaşımları var Rasulullah ile!.. O, ne için yaşadı, kendileri ne için yaşıyorlar?... Fırsat buldukları anda oyun eğlenceye veya cinsidiğerle sohpete koşarak zamanını değerlendirenlerle Rasulullah uğraşısının ne kadar uyumu var?..

Delikanlıdır; kanı dellenir, androjeni başına vurur; arar...

Delikanlıdır; kanı dellenir, östrojeni başına vurur; arar...

Andropoza girer; kişiliği dellenir; kendini ispata çalışır tükenmedim diye; viagraya, yohimbeye sarılır; arar...

Bu arada vicdanını tatmin için de tasavvufta teselli arar!.

Ne bulur?. Hüsran!. Er veya geç!.

Dostlarım...

Gelin gerçekleri görelim... Bu dünya fâni, idrâk edelim!. Dostu, deccalden ayırdedelim!.

Kurabiyeleri bir yana koyup, Allah için dostluklar edinelim!.

Şeytan ameli olan birbirimizi eleştirmeyi bir yana koyup; kendimizi yetiştirmeyi, eleştirmeyi, düzeltmeyi amaç edinelim!.

Dostlarım...

Allah sistem ve düzenini yaratmış ve Rasulleri aracılığıyla bize bu sistem ve düzeni tebliğ etmiştir... OKUyabilenler okumuş; OKUyamıyanlara bildirilip OKUyamasalar bile iman ederek gerekenleri yapmak suretiyle kendilerini kurtarmaları teklif edilmiştir.

Bu sistemden dolayıdır ki...

Benim yeyip-içtiğim senin karnını doyurmaz!...

Benim içtiğim ilaç sana şifa olmaz!..

Benim yaptığım zikir veya dua veya ibadetlerin sana bir katkısı olmaz!... Herkes kendisi için gerekenleri yapmak ve karşılığını edinmek zorundadır!. Yapmadığın çalışmanın getirisini kimse sana bağışlıyamaz!.

Zikri yapmıyorsan, beyninde gerekli açılım olmayacaktır; kimi tanımış olursan ol!... Kurân’daki korunma âyetlerini günde yüz defa okumuyorsan, göremediğin varlıklardan korunamıyacaksın; kimi tanırsan tanı!... DUA ve ZİKİR kitabında naklettiğim Allah Rasulünün Mir’âca çıkarken okuduğu duayı günde sabah-akşam 21’er kere okumuyorsan, farkında olmadan etki altına girebilirsin büyük ihtimal ile!.. Çünkü gerekli korunma alanını oluşturmuyor beynin; böylece zikirle daha yüksek kapasiteye ulaşan; alıcılığı daha da artan beyninle, göremediğin varlıklara daha açık hâle geliyorsun!. Onların yönlendirmesilye Allah’tan uzaklaşıp deccallaşabilirsin!.

Dostlarım...

Yemin ederim ki...

Bütün bunları yalnızca sizin iyiliğiniz için yazıyorum; kimseyi kınamak, eleştirmek, hor görmek değildir amacım!. Bildiğim gerçekler bunlardır.. Allah şahittir ki... Yarın bu yazdıklarımın sonuçları karşınıza gelecek; sonra da sizlere, “UYARILMADINIZ MI?” denecektir!.

Ya ilmimizin gereğini bilfiîl yaşayalım Allah Rasulünün bildirdiği yolda yürüyerek...

Ya da sükûtu hayallere hazırlıyalım kendimizi, yalnız kalacağımız günlerde!.

Allah bu satırların idrakını ve hazmını ihsan buyursun!.

12.02.1999
Manhattan – NY

Yorum (0) Yorum yaz!

DUA VE ZİKİR

 

Rasûlallah açıklaması
"Tevrat'taki ismim 'Ahyed'dir (uzaklaştıran);
çünkü ben ümmetimi ateşten alıp uzaklaştırırım... Zebur'daki ismim 'el Mahiy'dir (silen); çünkü Allah benimle putlara kulluk yapanları sildi... İncil'deki ismim 'Ahmed' dir (Zât'ın tecellisi olarak Hamd etmekte olan)... Kurân'daki ismim 'Muhammed'dir (kesintisiz çok Hamd edilen); çünkü ben Semâ ve
Arz ehli arasında 'MAHMUD'um (değerlendirilenim)."

Kalpler ancak ALLÂH ZİKRİ İLE TATMİNE ULAŞIRLAR"

buyuruluyor... Niye? ..

Çünkü insan, sonsuzu düşünmeye yönelik bir kapasiteyle yaratılmıştır ve sonsuzluk-sınırsızlık ise ALLÂH'ın vasfıdır!..

"Lâ uhsiy senâen aleyke ente kemâ esneyte alâ nefsik" diyen Rasûlullâh Aleyhi's-Selâm;

"Sana hakkıyla senâ (övgü) etmem mümkün değildir; ancak sen kendini hakkıyla bildiğin için, kendi kendine senâ edersin" itirâfında bulunurken sonsuz-sınırsız yüce Zât'ın kesinlikle kavranamayacağına işarette bulunmaktadır...

Bu durumda bize düşen ne oluyor.. ?

Bize kendini tanıttığı nisbette O'nu tanımak!..

O'nun aynasında, kendimizi seyredip tanımak!..

Kendimizdekilerden, O'nun sonsuz sınırsız kemâlâtına, yüce özelliklerine, hikmetlerine, hayran kalmak!..

"Allâh'ım, hayretimi arttır" diye DUÂ eden Rasûl Aleyhi's-Selâm bu husus hakkında bizi uyarıyordu herhalde...

Allâh'ı tanımanın yolu da, kitabın baş bölümlerinde kısaca izah ettiğimiz gibi, zikirden geçer!..

Zikir, ya Zât, Sıfat ve Esmâyı içine alan toplu isim "ALLAH" ismi ile yapılır... Ya da, Allah'ı çeşitli özellikleriyle tanımaya yönelik diğer isimleri ile yapılır...

&

"İNSAN ve SIRLARI" isimli kitabımızda tafsilâtlı olarak izah ettiğimiz üzere; İNSAN, gerçeği itibariyle bir İSİMLER TERKİBİDİR!..

Her insanda, Allah ismiyle toplu olarak işaret edilen isimlerin tümü, yani bildiğimiz ve bilemediğimiz pek çok Allah ismi bir terkip oluşturur... İşte bu terkibe, biz insan deriz!.. Allah, bu esmâ terkibine "insan" adını takmıştır...

İnsanın Rabbî, kendi varlığını meydana getiren bu "Allah" isimlerinin işaret ettiği ilahî güçtür!..

Her insanın yapısının bir diğerinden farklı olması, her birinin terkibindeki "Allah" isimlerinin farklı güçlerde olmasındandır.

Şimdi siz; "ALLAH" ismini zikrettiğiniz zaman; bu ismin zikrinden doğan güç, terkibinizdeki bütün isimleri eşit oranda güçlendirir... Bunun da neticesinde tüm özellikleriniz aynı seviyede gelişir...

"ALLAH İSİMLERİ" zikri ise, yapınızı meydana getiren isimler terkibi içinde, belirli isimlerin manâlarını güçlendirmeye yöneliktir...

Meselâ, "ALLAH"ın "İRADE" sıfatının adı olan "MÜRÎD" ismini zikrettiğiniz zaman; terkibinizdeki bu ismin manâsı güçlenir; beyninizdeki "İRADE" fonksiyonu daha kapsamlı olarak faaliyete geçer ve eskiden iradeniz zayıf olduğu için başaramadığınız bir çok şeyi rahatlıkla başarabilirsiniz.

Ya da "HAKÎM" ismini zikretmeniz, sizin bir süre sonra, her şeyin hikmetini, sebebini, neyin niçin olduğunu anlamanıza yol açar. Eskiden bağlantısız sandığınız, gereksiz olduğunu düşündüğünüz pek çok şeyin aslında bir sistem içinde birbiriyle bağlantılı olarak yer aldığını idrâk edersiniz.

Yani, "ALLAH" ismi zikri; fizikteki bileşik kaplar sistemindeki gibi, bütün isimleri eşit oranda yükseltirken; "İSİMLER" zikri ise sadece kendi cinsinden olan terkibinizdeki manâyı güçlendirir. Ve bu yüzden de kişide çok kısa sürede önemli gelişmeleri farkedilir hâle getirir.

İşte bu sebebledir ki, biz, kendinde kısa süre içinde gelişme görmeyi arzu edenlere, "İSİMLER" zikri tavsiye ederiz.

 

 

Târikatsız ya da hangi târikattan olursa olsun; kişi bu zikirleri yaptığı zaman, birkaç ay içersinde neticelerini görmeye başlar!..

&Bizim tavsiye ettiğimiz zikirlerin, herhangi bir târikat zikri ile alâkası aslâ yoktur!..

&

Şunu kesinlikle belirtelim ki... Allâh adıyla işaret edilen, aslâ, dışarıda ötelerde bir yerde olup, fizik beden ya da ruh ile yanına gidilecek bir varlık olmayıp; kendi özünde hissedilmesi zorunlu olan, sonra da her zerre de varlığı algılanabilen sonsuz - sınırsız "TEK"tir!.. Bu anlayışa uymayan bütün fikirler, şeytanî vasıflı CİNLERİN vesveseleridir!..Allâh'ı bilmek, bulmak ve O'nunla olmak için tek bir târikat vardır, tek bir yol vardır; o yol da Efendimiz Rasûlullah salla'lâhu aleyhi ve sellemin yoludur!..Kur'ân-ı Kerîm ve Rasûlullah öğretisine dayanmayan; bu öğreti dışında kalan her fikir, kesin olarak neticede insanın gerçekten sapmasına yolaçar!..Bu yüzden deriz ki...Şayet bu zikirleri yaparsanız, kesinlikle ilim yolundan ayrılmayınız!.. Ayet ve hadîslere ters düşen fikirlere itibar etmeyiniz!.. Farz kılınanları ne gerekçe ile olursa olsun aslâ terketmeyiniz!.. Artık, kendinizin evliyâ, şeyh, mehdî olduğu yolunda, içinize gelen fikirlere aslâ itibar etmeyiniz.Çünki, CİNLER, en büyük oyunlarını, hassasiyet kazanmış, alıcıları güçlenmiş olan beyin sahiplerine oynayıp, kendilerini bir şey zannettirerek yoldan çıkartırlar!..Kesinlikle bilelim ki....ALLAH KULU olmaktan daha üstün bir derece aslâ yoktur!..Biz bütün çalışmalarımızla bu dereceyi, bu yakınlığı niyâz edelim.&İster hiç bir şeye inanmayın.... İster sadece "Allâh"a inanın; ister sadece haftada bir kere Cuma namazına giden bir müslüman olun; başlangıç olarak size şu zikir formülünü tavsiye edebiliriz:

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

100 Allâhumme eğinniy alâ zikrike ve şükrike ve hüsnü ibadetik
 (Allahım, zikrin, şükrün ve ibadetinin güzeli üzerine bana yardım et.)
300 Allâhumme inniy es'eluke hubbeke ve hubbu men yuhıbbuke
 (Allahım, muhakkak ki senden sevgini ve seni sevenin sevgisini isterim.)
300 Lâ ilâhe illâ ente subhaneke inniy küntü minez zalimîn
 (Senden gayrı vücud yok; [ancak] seni tesbih ediyorum [başkaca varlığım yok] Muhakkak ki ben (nefsine zulmeden) zalimlerden oldum.)
500 Kuddûs'üt tâhîru min külle sûin
 (Her kötülükten arı-kayıtsız)
100Ya Nura külle şeyin ve hedahu ahricniy minez zulûmâti ilennur
 (Ey herşeyin nuru ve hidayetcisi; beni karanlıklardan nura çıkar.)

Mürîd - 3600
Mümin - 1800
Kuddus - 3600
Hakîm - 1800
Halîm - 2700
Reşid - 2700
Nur - 3600
Fettah - 2700

&

Başlangıç olarak ilk birkaç isimle zikre başlayabileceğiniz gibi; saymak zor geliyorsa saatle de yapabilirsiniz... Ayrıca; bunları yapmak zor geliyorsa sadece "MÜRÎD", "NUR" ve "KUDDÛS" isimlerini bir süre için saymadan dahi zikredebilirsiniz.Bu listedeki rakamları, vaktiniz olmadığı zamanlar, daha azaltarak da yapabilirsiniz, hiç bir mahzûru yoktur. Sadece netice almanız biraz daha fazla zaman alır.Önemli olan, bu listedeki DUA ve ZİKİR'lerin sabah uyandıktan sonra başlayıp, gece uyumadan önce bitirilmesidir. Her yerde, her zaman, abdestli veya abdestsiz çekilebilir, hiç bir sakıncası yoktur!..Kelimeleri dokuz defa üçlü üçlü söyleyip tesbihten 1 tane çekerseniz, bir tesbihte 900 olur. Meselâ: Mürid, Mürid, Mürid - Mürid, Mürid, Mürid - Mürid, Mürid, Mürid.Şayet, ince, zayıf yapılı bir kimse iseniz, el parmaklarınız ince uzun, parmak uçlarınız sivri, oval ise; veya geniş alınlı, sivri çeneli bir tipiniz var ise, o takdirde ilaveten şu duayı da yapmanızı tavsiye ederiz:        (Allahım, kalbimi dinin üzere sabit kıl.)

 

 

 

 

300 Allâhumme sebbit kalbiy alâ diynike

Şayet içine kapanık, sıkıntılı, zaman zaman bunalan, hayattan tad almayan bir yapınız mevcût ise bu listeye ilâve olarak veya sadece;300 Rabbiş rahli sadriy ve yessirliy emri
       
(Rabbim sadrıma inşirah ver ve işimi kolaylaştır)
300 Elem neşrah leke sadrek
       
(Senin için sadrını açıp genişletmedik mi?)

 

dualarıyla birlikte "BÂSIT" ismini 1800 defa zikredebilirsiniz.Eğer, iki - üç ay bu listeye devam ettikten sonra kendinizde bir gelişme görür, fayda sağlarsanız; daha ileriye gitmek isterseniz; vaktiniz müsait ise, bu takdirde şu duaları ve isimleri de belirtilen sayılarla mevcût listenize ilâve edebilirsiniz.

 

300 Allâhumme elhımniy rüşdiy ve eızniy min şerre nefsiy
       
(Allahım, rüşdümü ilham et ve nefsimin şerrinden koru.)
300 Rabbiy zidniy ilmen ve fehmen ve imana
       
(Rabbim ilmimi ve anlayışımı ve imanımı artır.)

Rahîm - 3600
Basir - 2700
Aziz - 2700
Vahhab - 2700
Semi - 2700

Alîm - 2700
Vekîl - 2700
Câmi - 2700

Eğer bir numaralı, en başta verdiğimiz listeyi tatbik edecek kişide ömür süresi 40'ın üzerine çıkmışsa, birkaç ay "MÜRÎD" ismini "4500" defa zikretmek suretiyle belli bir netice aldıktan sonra "3600"e indirilebilir.Bu DUA ve ZİKİR'lere devam edilirken, bu arada da fırsat buldukça tasavvuf konusunda bazı eserler okunursa; veya DİN kavramı içine giren tüm sistemi izâh etmeye çalışan diğer, şu ana kadar çıkmış 18 kitabımız ile 24 ses kasetlik "Çağdaş Bilimle İslâm ve Tasavvuf Anlayışı" setimiz ve 14 video kasetimiz izlenirse, çok kolaylıkla bu konuları anlıyabilirsiniz.Çünki yapacağınız bu çalışmalar, isteseniz de istemeseniz de; inansanız da inanmasanız da beyninizde yeni bir kapasite devreye sokacaktır ki; bu durumda çok kolaylıkla yeni öğrendiğiniz bir çok şeyi anlayıp, idrâk edebileceksiniz.Bu arada arzu edenler için, gece yatmadan önce veya kalktıkları takdirde kılacakları iki rekâtlık bir namazın son secdesinde şu DUAyı yapmalarını da tavsiye edebiliriz: Elbette ki burada önemli olan yazdığımız DUAyı kelime kelime ezberliyerek tekrar etmek değil; o manâyı ihtiva eder bir biçimde içinizden geldiği gibi niyâzda bulunmaktır."Arşın, Ruh'un ve bütün melâikenin Rabbı olan yüce Allâhım. Senin yanında aciz, güçsüz, muhtâç ve indinde bir hiç olduğum idrâkı içinde sana yalvarıyorum. Ne olur beni bütün yanlışlarımdan, bilmiyerek ve dayanamıyarak yaptığım bütün fiîllerimden dolayı beni bağışla!..Efendimiz Muhammed aleyhi's-selâm'ın Rabbı olan Allâh'ım, bana en'âmda bulunduklarının yolunu kolaylaştır ve gerçekten sapanlardan olmaktan beni koru!.. Kendine seçmekle şereflendirdiklerinden eyle; şu anda yeryüzünde yaşayan en sevdiğin zâtlara beni yakın eyle; onların fiîllerini bana da kolaylaştır, sevgili eyle!..Kendisinden gayrı olmayan Allâhım, yarattığı her şeyi tam bir mükemmeliyetle var eden Allâhım, ihata edilmesi aslâ mümkün olmayan Allâhım, Ya HU ya men HU!.. Zâtın hakkı için, basiretimdeki körlükten beni kurtar; mutlak gerçeği bana idrâk ettir, hazmını ver!.. Öyle bir yakîn ihsan et ki, ondan sonra küfr ve şirk olmasın!..Allahım, Hakkal yakîn olarak yaşamama engel her ne var ise ondan sana sığınırım. Senden sana sığınırım!.. Benlikle huzurunda bulunmaktan sana sığınırım. Koruyucu sensin ve senin gücün her şey için yeterlidir. Alemlerin Rabbı olan Azîm Rab sensin Allahım.Bu gerçekleri bize bildiren Rasûlullah aleyhis-selâma indindeki sayıca ihsanda bulun, ne şekildekine lâyık ise; biz onu takdirden aciziz."

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

&

Bu arada tavsiye etmekte olduğumuz isimlerle ilgili olarak biraz bilgi vermek istiyorum. Ki, ne yaptığının bilincine ermek isteyenlere yararlı olur umarım!..&Önce ilk tavsiyem olan "MÜRÎD" isminden sözedeyim."MÜRÎD" ismi, "ALLAH" adıyla işaret olunanın "İRADE" sıfatının adıdır!.. Bizim tüm boyutları ile varlığımız önce Allâh'ın sıfatlarıyla meydana gelmiştir!.. Hayat, sıfatıyla, hayatımız; bedenlerimiz içinde bulunduğu boyuta göre "BÂİS" ismi hükmünce yeni özelliklerle yeni yapıyla meydana gelse dahi; sonsuza dek devam edecektir."ALÎM" ismi gereğince bir bilincimiz ve ilmimiz mevcûttur. "MÜRÎD" ismi sonucu olarak "ALLAH'IN İRADE SIFATI" bizden ortaya çıkar ve "İRADE" sahibi olarak algılanırız. "SEMİ" sıfatıyla algılayıcılık kazanır, "BASÎR" sıfatıyla görür idrâk ederiz. "KELAM" sıfatı bize "İFADE" yeteneği kazandırır ve bütün bunlar hep "KUDRET" sıfatının bizden ortaya çıkışı dolayısıyladır ki, bütün bunları yapacak "KUDRET" bizde görev yapar!.."MÜRÎD" ismi, bildiğimiz kadarıyla ilk defa olarak bize açılmış, bir "sır"dır!.. Bizden evvel, hiç kimse bu ismin zikrini yapmamış ve başkalarına da tavsiye etmemiştir. Hatta din ve tasavvufla uğraşan pek çok kişi, bu ismin varlığını bile bilmez; çünki kitaplarda daima diğer sıfatların isimleri yazılır da; "İRADE" sıfatının ismi yazılmaz!.. Muhakkak ki bu da Allâh'ın bir hikmeti sonucudur."MÜRÎD" ismi, yaptığımız çeşitli çalışmalar sonucu olarak müşahede ettik ki, insanda en süratli gelişmeyi sağlayan bir güce sahip!.Hemen hepimiz, pek çok şeyi biliriz de, bir türlü bu bildiklerimizi uygulamaya koyamayız. Bunun da gerçekte tek bir sebebi vardır, İRADE ZAYIFLIĞI!..İşte bu irâde zayıflığının çaresi, anladığımız kadarıyla "MÜRÎD" isminin zikredilmesidir. Bu ismin zikredilmesi sonucu, kişinin ilgi duyduğu konuya karşı irâdesi güçlenmeye başlıyor ve eskiden bilip de tatbik edemediği pek çok şeyi kolaylıkla tatbik edebilir hâle geliyor. Meselâ diyelim ki içkiyi bırakamıyor; TASAVVUF EHLİNE KESİNLİKLE YASAK OLAN SİGARAYI BIRAKAMIYOR; veya istediği gibi ibâdet edemiyor; yahûd kendini ilme verip kararlı bir biçimde ilim çalışamıyor; işte bu durumda bu zikir, kişinin irâde gücünü arttırdığı için, kolaylıkla bunları başarabiliyor.&Ancak bu isimden bahsederken, şunu da kesinlikle belirteyim. Nasıl ilâçların belirli dozajları varsa, "İSİMLER" zikrinde de belirli rakkamların üstüne kesinlikle çıkılmamalıdır."İSİMLER" zikri insan bünyesinde, beyninde, sürekli takviye yapar!..Nasıl, Diabet yâni şeker hastalığında, şekeri tüketmek için ensülin yeteri kadar verilmediği için dışardan takviye alınırsa; terkedildiği zaman bünye derhal kendi orijinini yaşarsa. Aynı şekilde, Zikre devam edildikçe de, manâsı ister bilinsin ister bilinmesin; inanılsın inanılmasın, hükmünü icrâ eder. Tecrübelerimize göre, zikir bırakıldıktan sonra onbeş gün içinde bünye eski normal haline döner!.&Burada kesinlikle anlamamız gereken bir husus da şudur!..Siz aslâ ötedeki, yukarıdaki bir TANRI'yı zikretmiyorsunuz!.. Siz, varlığınızın her zerresinde tüm varlığıyla mevcût olan SONSUZ - SINIRSIZ ALLAH'ın bazı sıfat ve isimlerinin sizde açığa çıkmasını, sağlama yolunda bir çalışma yapıyorsunuz. Ve ancak algılayabildiğiniz nisbette, gerek kendinizde ve gerekse çevrenizde, Allâh'ı tanıyabilirsiniz!.İşte bu sebeblerden dolayıdır ki, "MÜRÎD" ismi, bize göre, kişinin ALLAH'I tanımasında en süratli yoldur. Ancak bu tanıyışı Allâh'tan "Hazmı ile" taleb etmek gerekir. Zirâ, "hazımsızlık" insanın başına olmadık işler açar!..&"MÜ'MİN" ismine gelince. Bu isim kişinin "İMAN NURU"na kavuşmasına vesile olur. "İMAN NURU" ne demektir?.İnsan, tüm ömrünü şartlanma yollu, şartlanmaların kendi bünyesinde oluşturduğu mantık düzenine göre geçirir. Ve bu şartlanmalarının oluşturduğu mantığının kabul edemediği şeyleri de bir türlü özümleyemez ve reddeder. İşte "imân nûru" bir kişide oluştu mu, artık o kişi mantığına ters düşeni reddetmeyi bırakarak, o şeyin olabilirliğini araştırmaya başlar. Zihin kapasitesinin ötesinde bir şeyler olabileceğini düşünebilir. Her şey benim bildiğimden ibarettir, en büyük benim, benim bilmediğim olamaz, mantığımın kabul etmediği şey yoktur, izansızlığından kurtulup, yeniye, ileriye, algılayamadığına açık bir hale gelir.İşte bu algılayamadığını inkâr etmeyip, olabilirliğini düşünme ve inanma halini "İMAN NURU" diye tanımlarız.İnsanı sürekli yeniye, ileriye, bilmediklerine, algılıyamadıklarına açık bir hale getiren özellik "İMAN NURU"dur!.."FETTAH" isminin zikri, insanda açılımlar yapar!.. Hem zahîri problemlerin çözümlenmesi yönünden, hem de "BATIN" kapanıklıkların açılması fetholması cihetinden! Tıpkı, 65 model şevrole otomobilin direksiyonunda oturup da, kendini otomobil sanan sürücü gibi!.. Sorarsınız, kimsin sen; der, 65 model şevroleyim!.. Bir türlü aklı almaz, kendisinin otomobilden ayrı bir varlık olduğunu ve bir süre sonra arabadan çıkıp gidebileceğini!..İşte aynaya bakıp, ben bu bedenim diye düşünen kişiler de, şayet farkedemiyorsa bir süre sonra bu bedeni terkedip yaşamına değişik bir boyutta o boyuta özgü bir bedenle devam edeceğini. durum biraz vahîm demektir!..İşte "KUDDUS" ismi, insanın aslının kudsî bir varlık olduğunu, madde ve ruh ötesi bir bilinç varlık olduğunu farketmesine yarayan isimdir.&"REŞÎD" ismi insanda "RÜŞD" halinin oluşmasını sağlar.Fizik bedende "rüşd" bir tanımlamaya göre, "bülûğ" ile başlar; çünki o zaman cinsiyet hormonları faaliyete geçerek zihinsel fonksiyonlarda "aklı" güçlendirir; ve aynı zamanda da cinsiyet hormonları beynin biokimyasını etkileyerek, "günâh" dediğimiz "negatif yüklü mikrodalga enerjinin" ruha yâni mikrodalga bedene yüklenmesini sağlar. Bir diğer tanımlamaya göre de, sebebi her ne hikmetse, 18 yaşında başlar!..Olgunluğun tabanı, insanın ölümötesi yaşam olabileceği ihtimalini düşünerek, hayatına ona göre yön vermesi, bu konuda araştırmalar yapmasıyla başlar!..İşte "REŞÎD" ismi bu en alt sınırdan başlayıp, "İlâhî sıfatlarla tahakkuk etme" hali olan "FETİH" haline kadar devam eder. Ondan sonra bir başka şekilde hükmünü icrâ eder."HAKÎM" ismine gelince. İnkârın daima kökeninde, idrâk edememe vardır!.. Sebebi hikmetini bilemediğin, anlıyamadığın şeyi inkâr edersin. Oysa, bilsen o şeyin neden öyle olduğunu, neyin neyi nasıl meydana getirdiğini, ne yapılırsa, nasıl neyi meydana getireceğini, bütün değerlendirmen bir anda değişiverir!..İşte bu isim, kişide oluşların hikmetine erme kapasitesini genişleten, her şeyin ne sebeble oluştuğunu, neye yönelik olarak konduğunu farkettiren isimdir."HALÎM" ismi insanda, öncelikle hoşgörü ve yumuşaklık, sâkinlik ve fevrî çıkışları kesme özellikleriyle tesirini gösterir.Kişinin manevîyatta gelişmesi için önce hoşgörülü olması ve fevrî, aşırı ve zamansız çıkışlarını kontrol altına almış olması gerekir!..Çünki bu tür çıkışlar insanın hem zâhir dünyasını mahveder, sinirli, stresli, bunalımlı bir yaşama çevirir. Hem de bâtın âlemini mahveder, Allah'la arasına sanki ziftten - katrandan bir perde çeker!.."HALÎM" ismi işte insanın hem zâhir hem de bâtın dünyasını düzene sokan isimdir. Kişinin olgunlukla hoşgörüyle karşısındakine açık olmasını sağlar ki bu da onun yeni yeni şeyleri farketmesine vesile olur. Sinirlilik, stres, fevrî davranışlar bu zikre devamla çok kısa sürede kontrol altına alınır. İleri aşamada fâilin Hak olduğunu görmeye yol açarak, müşahedeye imkân sağlar.

 

"VEDÛD" ismi kişide muhabbet duygusunu geliştirir. Tüm varlığa karşı sevgiyle yaklaşır. Her yerde ve şeyde

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Allah'ı hissedip sevmeye başlar. Dünyası sevgi olur."NÛR" ismi insanın idrâk gücünü, kapasitesini artıran bir isimdir. Kişinin hem ruh gücünün artması, hem de idrâk gücünün gelişmesi hep bu ismin neticesidir.&"BÂİS" ismi dar manâda yeni bir bedenle varoluş gibi anlaşılır. Ve işin gerçeğini bilmeyenler tarafından da zannedilir ki, -şimdi ölücez yok olucaz; sonra kıyâmette mahşerde Allâh bizi -BÂ'S- edecek yeniden yaratılacağız! Bütüniyle İslâm öğretisi dışındaki yanlış bâtıl ilkel bir bilgidir!."BÂİS" ismi her an geçerlidir ve eseri her an görülen bir isimdir. Bâ's olayı da her an cereyan etmektedir. Ölüm meydana geldiği anda, kişi fizik bedenden kopar, biolojik bedenle bağlantısı kesilir ve hemen o anda mikrodalga bedenle "Bâ's" olarak yaşamına kesintisiz bir şekilde devam eder. Bu hususu isteyenler, İmam-ı Gazalî'nin Esmâ-ül Hüsnâ ismiyle dilimize tercüme edilen kitabında -BÂİS- ismi açıklamasında veya -Hazreti MUHAMMED'İN ALLAH'I- isimli kitabımızın -ÖLÜMÜN İÇYÜZÜ- bahsinde tetkik edebilirler.İşte bu -Bâis- ismi zikri hem olayın kavranılmasını kolaylaştırır hem de, her anki bâ's oluşumuzda, yâni her an yeni bir bedenle varoluşumuzda bize çok daha gelişmiş özellikler getirir&-RAHMAN- ismi hem ilâhî rahmete nâil olmamızı sağlar, hem de gazab anlamı taşıyan fiîllerden korunmamızı temin eder. Çünki gazab, şiddet ateşini kesen Rahmân’ın rahmetidir. İleri mertebelerdeki zevâtta bu  ismin çok daha değişik neticeleri vardır ki, onlara bu kitapta girmek istemiyorum.Bu arada şunu da açıklığa kavuşturayım. Bu Allah  isimlerini çekerken başında "Yâ" veya "EL"diyecek miyiz; meselâ "Yâ Mürîd" gibi diye soruyorlar. Ötede birinin ismi zikredilmiyor ki böyle bir ek ismin başına gelsin!.. Hiç gerek yoktur!..&Evet, arzu edenler diğer isimlerin manâlarını da -ALLAH'IN İSİMLERİ- bölümünde tetkik edebilirler

*  *  *

 

 

"KUDDUS" isminin zikri, insanın tabiatından, benliğinden kurtulması yönünden çok faydalıdır. İnsan, şartlanmaları ve doğası gereği olarak, kendini içinde yaşamakta olduğu fizik beden zanneder!..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

&

 

 

 

 

&

Yorum (0) Yorum yaz!

CİN VE BÜYÜ NEDİR?NASIL KORUNULUR?

Kitapçıklar

CİN VE BÜYÜ NEDİR?
NASIL KORUNULUR?


Ahmed Hulûsi

 

“Cinci”lerin, “uzaylı”ların, “ruh çağıran”ların (ruhçuların), “büyücü”lerin, “falcı”ların, “sahte mehdi”lerin, “sözde şeyh”lerin moda olduğu günümüzde, yanıltılan ve aldatılan masum kardeşlerimizi bilgilendirmek amacıyla bu broşürü hazırlamayı görev bildik.

Faydalı olabilirsek ne mutlu bize…

Olayın gerçeğini farkettirebilmek için öncelikle “CİN” konusunu açıklamamız gerekmektedir.

“CİN” adı geçtiği zaman, genelde hepimizin içine düştüğü büyük bir yanılgı vardır!.. Hemen aklımıza, kısa boylu, ayakları ters, kulakları uzunca, gözbebekleri dikine, seri hareket edebilen, her kılıkta görünebilen varlıklar gelir… Ya da beyninde belirli bozuklukları olan kişilerin görmüş olduğu halüsünasyonlar.

Bu konuda yapılan en büyük yanlış, önyargılı yaklaşımla, “CİN” kelimesi duyulduğunda ya hemen inkâr edilmesi, ya da gerçekle ilgisi olmayan yorumlar yapılmasıdır!.. Oysa dün bilimsel değil diye inkâr edilen birçok şeyin, ilim ve tekniğin ilerlemesiyle bugün bilimsel bir gerçek haline geldiğini hatırdan çıkarmamak gerekir.

Peki işin hakikatı nedir?..

Evrende var olan tüm varlıklar-canlılar kuantsal kökenli olup; bir kısmı da mikrodalga yapılı türe dönüşmüştür!.. Ve dahi bunların bir kısmı geçici bir süre için moleküler boyutta, yani “madde alemi” denen “boyutumuzda” yaşamaktadırlar…

Çağdaş verilerle değerlendirebildiğimiz bu katmanlar ve boyutlar İSLÂM’ın Kudsal Kitabı Kur’ân’da mûcize olarak 1400 küsur sene öncesinde şöyle açıklanmıştır:

Kuantsal kökenli bilinçli varlıklar… Nurani olanlar… MELEKLER!.

Mikrodalga kökenli bilinçli varlıklar… Ateş yapılar… CİNLER!.

Moleküler kökenli bilinçli varlıklar… Biyolojik bedenliler… İNSANLAR!.

Bunların her biri yaşadıkları boyutun kapsamı ve gücü itibariyle diğerini istediği gibi yönlendirebilecek güce sahiptir.

Şöyle ki… Kuantsal köken melekler, hem cinler ve hem de insanlar üzerinde etkileme mekanizmasına sahipken; cinler, insanları bir dereceye kadar yönlendirmede yeteneklidirler.

Konumuz dışında kalan “melekler” bahsini bir yana bırakırsak…

“CİNLER”, Kur’ân anlatımıyla “MA’RIC” ve “SEMUM ATEŞTEN”, Yani “biyolojik bedene tesir edip, radyasyon zehirlenmesi meydana getiren mikrodalga” bedene sahiptirler…

Bizim âhiret âlemi dediğimiz, ruhlar âlemi denilen, berzah âlemi denilen âlemler hep aynı mikrodalga boyut olup; insan ruhları dahi gerçekte mikrodalga bedenlerdir.

İnsan beyni mikrovolt cinsinden elektrik ihtiva eder; ve tüm beden aldığı gıdalardan oluşan biyoelektrik enerjiyle çalışarak beynin biyoelektrik ihtiyacını karşılar. Beyin de bu biyoelektrik enerjiyi değerlendirerek fonksiyonlarını yerine getirir; bu arada da geçmişte “ruh” adı verilmiş olan “mikrodalga bedenini” üreterek tüm verilerini “mikrodalga beyne” yükler!..

İnsan beyni, her an, gerek beş duyu yoluyla ve gerekse de başka dalga boylarından ve uzaydan gelen sayısız dalgaları değerlendirme yoluyla yaşamını sürdürür; ve bu arada da hem dışa mikrodalga bilinç dalgaları yayar, hem de mikrodalga bedenine yani ruhuna yükler!.

İnsan bilincinde ya da bedeninde etkili olan tüm tesirler üçe ayrılır:

1. MELEK kökenli astrolojik etkiler…

2. CİN kökenli mikrodalga impalslar…

3. İNSAN beyinlerinin yaydığı “yaygın” veya “yönlendirilmiş” dalgalar…

Bunlardan birincisi gene konumuz dışında olduğu için onu bir yana bırakıp, 2. ve 3. tür dalgaların etkileri üzerinde duralım…

İnsanlar yeryüzünde boy göstermeden önce, dünyanın oluşum evresinden başlayan bir biçimde dünyada mikrodalga bedenli cinler yaşamaktaydı ki, dünya ısısı ve ateşi onlar için bir şey ifade etmemekteydi.

Daha sonra İnsan yeryüzünde varolunca, bilinçli bir varlık olan insanın evrensel bazı gerçekleri farketmesini hazmedemediler. Bu olayda önderleri “Azazil” isimli “CİN” idi!.. Azazil isimli CİN ve ona uyan tüm cin nesilleri tafsilatı “AKIL ve İMAN” isimli kitapta anlatılan bir olaydan sonra “ŞEYTAN” diye anıldılar ve insanlara düşman oldular!..

İşte bu “şeytan” diye bilinen tüm cinler, nesiller boyudur, insanlara birşeyler kazandırma bahanesiyle, onlara çeşitli yanlış fikirler ilka ederek saptırırlar!.. Akıl hastası haline getirirler!..

“…EY CİN TOPLULUĞU İNSANLARIN EKSERİYETİNİ HÜKMÜNÜZ ALTINA ALDINIZ.” (6-128)

Âyeti bu gerçeği vurgular… Cinlerle bilerek ilişkide olanların ölüm ötesi yaşamdaki halleri ise şu âyette açıklanmaktadır:

“İNSANLARDAN ONLARI DOST EDİNENLER DE: -RABBİMİZ BİZ BİRBİRİMİZDEN FAYDALANDIK VE BİZİM İÇİN TAKDİR EDİLEN VAKTE ULAŞTIK” DERLER… ALLÂH: “YERİNİZ ATEŞTİR!.. ALLÂH’IN DİLEDİKLERİ DIŞINDAKİLER EBEDİ ORADA KALICIDIRLAR” (6/128)

CİNLERİN temel amacı insanları Kur’ân öğretisinden saptırmak, böylece imandan etmektir!..

CİNLER, ilişkide oldukları her insanı; ve onlar aracılığıyla tüm uyanları ele geçirip, İSLÂM inanç sisteminden uzaklaştırmaya çalışırlar…

İnsanları genelde küçük yaşlarda kandırıp ele geçiren CİNLER, ya İSLÂM’ı kullanarak bu işi gerçekleştirirler; ya İslâm dışı yolları empoze ederek!..

Kişiyi ele geçirmeleri genelde şu iki yoldan biriyledir: Eline kalem almış kişiye kendi iradesi dışında yazı yazdırarak… Veya geçmişte yaşamış din büyüklerinin kisvesine bürünmek suretiyle rüya veya yakaza halinde görünerek!..

Önce bu kişiye büyük âlim veya veli olacağı bildirilir; sonra da artık o kişinin saflık derecesine göre zamanın kutbu, gavsı, en büyüğü, insanlığın kurtarıcısı, hatta MEHDİ veya RESÛL olduğu yutturulur!..

Bu arada çevresine toplananların da rüyalarına girilmek ya da geçmiş veya geleceklerine ait bir şeyler bildirilerek topluluklar oluşturulmaya çalışılır… Böylece, CİNLERİN kulu olmuş ve o kişi, artık kendini devrin en büyüğü, insanlığın kurtarıcısı, “MEHDİ” sanmaktadır!.. Bugün Türkiye’de sayısız insan, bilgisizlik yüzünden, kendini “MEHDİ” ya da “GAVS” sanan, oysa CİNLERİN elinde oyuncak olmuş kişilerin, peşinde koşmaktadır…

Bu CİNLERDEN bazıları da kendini “mevlânâ”nın ruhu diye tanıtarak insanları etki altına almaktadırlar!.. Onlara kitaplar yazdırmaktadırlar…

“MEDYUM”, aracı demektir; bilgisizlik yüzünden, ruhlarla görüştüğünü sanan kişilere denir!.. CİNCİ ayrıdır, medyum ayrıdır!..

Bu durum dünyanın her yanında da böyledir!.. Bugün kendini mesih ya da resul veya mehdi gören sayısız insan farkında olmadan insanları cinlere kul-köle hale getirmişlerdir. Batı dünyasında bizim “CİN” dediğimiz varlıklar “şeytan” veya “ruh” ya da “hayalet” diye bilinirler!..

Bugün Türkiye’de başta İstanbul ve Ankara olmak üzere neredeyse hemen her şehir veya kasabada kendini “MEHDİ” veya “gavs” ya da “kurtarıcı” olarak sanan pekçok aldanmış insan mevcuttur!.. Ve düşünün ki sadece Türkiye’dekiler bu kadar çoktur!.. Buna bir de diğer ülkelerdekini ekleyin!..

Bunun dışında bir de İslâm Dışı yollarla insanları kendilerine tabi hale getiren CİN toplulukları vardır… Bunlar da kendilerinin “UZAYLI” olduklarını iddia ederek insanları kandırmaktadırlar!..

“UZAYLILAR” diye kendilerini kandıran CİNLERE tabi olanlar da, İSLÂM dininin hükmünün bittiğine; Hazreti MUHAMMED’İN CİN OLDUĞUNA; ALLÂH’IN BEDENLENMİŞ olarak bir gezegende yaşamakta olduğuna inanmaktadırlar!..

CİNLER, günümüzde yoğun bir şekilde İSLÂM DIŞI BİR İNANIŞ OLAN REENKARNASYON, YANİ YENİDEN BİR BEDENE BÜRÜNEREK DÜNYAYA GERİ GELME fikrini aşılamaya çalışmaktadırlar…

Oysa Kur’ân’da Mü’minun sûresi 99-100. Âyetleri bu olayda kesinlikle reddetmektedir:

“Nihayet onların her birine ölüm geldiğinde:

Rabbim beni (dünyaya) geri gönder!.. Ta ki boşa geçirdiğim yaşamımı orada bıraktıklarımla, yararlı fiillerle değerlendireyim… der… ASLA!.. BU DİYENİN GEÇERSİZ GÖRÜŞÜDÜR!.. ONLARIN ARDINDA BA’S GÜNÜNE (mahşere) KADAR SÜRECEK KABİR ÂLEMİ VARDIR!.. SUR’a üflendiğinde aralarında ne soysopluk vardır, ne de bir soranlar!..”

 Hangi yoldan olursa olsun cinlerle ilişkisi olanların çoğunda görülen ortak özellik tebliğlerin veya âyetlerin (!!!) mutlaka elle yazılarak çoğaltılmasıdır!.. Ki bu yazım, yazanın beyninde o cinin frekansına uygun bir açılım oluşturmaktadır.

Cinlerin insan beynini mikrodalga impalslar yollayarak etkileme yolları dışında, bir nesneyi hareket ettirme veya yakma gibi özellikleri de vardır.

Türkiye’de ve DÜNYADA bu konuda TEK KAYNAK olarak ilk baskısı 1972’de yapılıp halen 10. Baskısı yayınlanmış olan “RUH İNSAN CİN” isimli kitapta çok detaylı bir şekilde açıklanan konunun, bu broşür boyutunda elbette daha fazla açıklanması mümkün değildir… Onun için bazı satır başları ile uyarılarımıza devam edelim:

CİNLERLE ne tür ilişkide olunursa olunsun, insanlar sonunda kesinlikle bundan büyük zarar görürler!.. Çünkü öğrettikleri arasında mutlaka Hz. MUHAMMED kökenli İSLÂM öğretisine ters düşen saptırıcı bilgiler yerleşmiştir!..

CİNLERLE ilişkide olanlarda mantıksal bütünlük yoktur!.. Yaptıkları konuşmalarda, başta söylediklerine sonra ters düşerler!.. Çelişkili konuşurlar!.. Genelde çok asabidirler!.. İtiraz gördüklerinde şiddetle parlarlar!.. Yalanları çoktur!.. Kendilerini daima büyük görüp, olabildiğince güçlü göstermeye çalışırlar!..

BÜYÜ konusuna gelince…

“BÜYÜ”, genelde cinler aracılığıyla yapılmaktadır…

Çok özel olarak, güçlü beyinlerin direkt yönlendirilmiş dalgalarıyla da gerçekleştirilebilmektedir!..

“BÜYÜ”, kişinin bilinci ve iradesi dışında, herhangi bir konuda, istemediği işi yapmaya elinde olmayarak zorlanmasıdır!.. Ve İSLÂM DİNİ mensuplarına kesinlikle BÜYÜ YAPMAK HARAMDIR!..

Eğer yukarıdaki anlamı iyi anladıysak; görürüz ki, karı-koca veya başkaları arasında sevgi oluşturmak için yapılan tüm çalışmalar veya muska yapmalar dahi “BÜYÜ”DÜR; değil ki ara açmak için yapılanlar!..

İSLÂM’da “DU” SERBESTTİR; “BÜYÜ” HARAMDIR!..

“DU” kişinin talebidir; “BÜYÜ” muhataba isteği ve iradesi dışı istemediğini yaptırmaktır!..

CİNCİLERİN, cinlerden haber alma dışındaki tüm faaliyetleri “BÜYÜ” yapmadır!.. Yaptıkları, İSLÂM anlayışına göre HARAMDIR!.. “BÜYÜ” yapan da yaptıran da altında asla kalkamayacağı bir vebalin altına girmektedir; cinler o işi onlara hoş gösterse de!..

CİNCİLER, “BÜYÜ” yaparken ya da “BÜYÜ”nün tesirini oluşturacak MUSKAYI YAZARKEN çeşitli duâlar okurlar ve böylece bazı cinleri o konuda görev yapmaya davet ederler!.. Ki bu başkasının iradesini zorlamadır; HARAMDIR!..

CİNLERDEN ve “BÜYÜ”DEN KORUNMA yollarına gelince…

Bizim tesbitlerimize göre Kur’ân’da iki tür, korunma sağlayan âyetler vardır… Birincisi pasif korunma âyetleridir ki bunlar “Ayetelkürsi”, “kuleuzüler” ve Hasbiyallahu veni’mel vekil ve huve rabbularşıl azim” duasıdır… Bunların 41 veya 100’er defa okunmasıyla kişinin çevresinde cinlerden ve kem nazarlardan (negatif beyin dalgalarından) gelecek olan etkilere karşı bir koruyucu kalkan oluşur…

Ancak bir de CİNLERE karşı aktif savunma sağlayan duâ da vardır ki o da şudur:

KORUNMA DUÂSI:

RABBİ İNNİ MESSENİYEŞŞEYTANU BİNUSBİN VE AZAB; RABBİ EUZU BİKE MİN HEMEZATİŞŞEYATİYNİ VE EUZU BİKE RABBİ EN YAHDURUN. VE HİFZAN MİN KÜLLİ ŞEYTANİN MARİD. (Sad: 41 / Mü’minuna: 97-98 Saffat: 7)

Bu duâ kişinin beyninde cinleri son derece sıkan ve hatta yakan dalgalar yayınlanmasına vesile olur… Böylece de o kişiye musallat olan CİNLER o kişiden uzaklaşmak zorunda kalırlar…

İçlerinde sebepsiz sıkıntı duyanlar; “BÜYÜ” yapıldığından şüphelenenler, cinni yoldan başkalarının kendisini etkilediğini düşünenler bu duâya olayın şiddetine göre sabahları ve geceleri 41 ile 150’şer defa arasında bir sayıyla okumaya devam ederlerse büyük fayda görürler… Çünkü bilebildiğimiz kadarıyla CİNLERE KARŞI TEK SİLAH bu duânın yaymış olduğu beyin dalgalarıdır…

Şayet CİNLİ olduğundan şüphelendiğiniz bir kişi yanında veya birkaç arkadaşınızla bu duâyı içinizdn bir süre okursanız, sonuçlarını görürsünüz…

Bu konuda sıkıntıda olan kişinin yanında birkaç kişi toplanıp da her biri 300’er defa bu duâyı okursa ve arka arkaya üç gün devam edilirse büyük fayda elde edilir… Ayrıca bu dua etme sırasında ortada bulunacak bir suyun beyin dalgalarından içilmesi de yararlı olur.


Bu kitapçığın hazırlanmasında “AHMED HULÛSİ”nin yazmış olduğu “RUH İNSAN CİN”; “AKIL ve İMAN”; “DU ve ZİKİR” kitaplarından yararlanılmıştır… Geniş bilgi isteyenler bu kitaplara başvurabilirler.

Yorum (0) Yorum yaz!

TANRI ULUMUDUR

YENİLEN !
Ahmed Hulûsi

yazıyı büyüt: 12pt | 14pt | 10pt

  metni yazdır

Tanrı Ulu Mudur?

Tanrı ulu mudur?..

Ne kadar uludur?..

Tanrıya tapınılır mı?..

Kimilerine göre, tanrı vardır gökte bir yerde, arşı üstünde oturur, uludur; o ulu tanrıya da tapınılır, yoktur ondan başka tapılacak; çünkü o tek kraldır, pardon tanrıdır gökte!!!

Oysa...

Yeryüzünde yaşamış en muhteşem beyin ve Hakikatin dillenişi olan Allah Rasûlü Muhammed Mustafa

Bir kısım düşünen beyinler de, her türlü kavga ve siyaset anlayışından ötede, kendi ebedî yaşamlarını inşa etmeye çalışmaktalar; "Allah" ve "Sünnetullah" isimlerinin işaret ettiği anlamlar doğrultusunda.

Bir süre evvel düşünen beyinlere yeniden hız vermek amacıyla şu cümleyi yaymıştım:

"ALLAH" ismiyle neye işaret edildiğini fark etmeye çalışın!

Çünkü, "DİN" kelimesi kapsamındaki her şeyin çıkış noktasının hakkıyla anlaşılması ve değerlendirilebilmesi, "ALLAH" isminin neye işaret ettiğinin fark edilmesine bağlıdır.

"Din"leri dedikodudan oluşmuş, taklitçi-tekrarcı beyinlerin bu tarz derin düşünsel konulara girmesi, elbette yaratılış programları gereği mümkün değildir! Bu yüzden de onlar, "Yukarıda tanrı var, ölünce biz onun oturduğu yere, huzuruna çıkacağız; o da bizi karşılayıp yargılayarak ya cennetine sokacak ya da cehennemine atacak! Şimdi gökten bizi seyrediyor; ne mezarda sorgu var, ne mahşer, ne kıyamet, ne de sırat!" şeklindeki bir anlayış içinde ömürlerini tüketirler. Zaten bu konuları tartışmaya akıl ve mantık kapasiteleri de müsait değildir! Sadece ezberledikleri, ama birbiriyle bütünleştiremedikleri bilgilerin hamallığıyla ömür tüketmişlerdir.

Oysa...

O en muhteşem bilinç ve hakikat zuhuru Zât, daha işin başında "Lâ ilâhe = tanrı yoktur" (ve buna bağlı olarak tanrılık kavramı geçersizdir) diyerek; "DİN" olayının, tanrısallık esası üzerine değil, "Allah" ismiyle işaret ettiği üzerine kurulu olduğuna dikkat çekmiştir!

Özellikle "Hazreti Muhammed'in Açıkladığı ALLAH" isimli kitabımda ve diğer yazılarımda bu konuyu vurgulamaya çalıştım.

Bu yazımda ise "ALLAH İSMİYLE NEYE İŞARET EDİLİYOR" konusuna biraz daha farklı bir açıdan yaklaşmak istiyorum.

Bu konuda şu iki hususa çok iyi dikkat etmeliyiz:

"ALLAH âlemlerden Ganî'dir"

"ALLAH âlemlerin RABBİ'dir"

String teorisi,

Holografik evren

Fili tanımaya koşuşan körlerin her birinin, fili bir yerinden tutuşu ve tuttukları organa göre fili tarif edişleri örneğindeki gibi, gerek bilim dünyası ve gerekse mistik dünya insanları, tanrıyı bir yerlere veya kendi içlerine oturtmaya çalışmaktayken; Hakikat Güneşi'nin mesajını anlamış bulunan beyinler tenzih-teşbih dengesinde Vahdet'i yaşayarak sonsuzluğa kanat açmaktadırlar.

Gelin önce âfaka (ufuklara), yani evrensel boyuta bir bakış atalım...

Dikkat!

Unutmayalım ki...

Yada...

Fark edelim ki...

Tüm bu sorgulamaları, evrendeki sayısız ve sınırsız dalga boylu okyanus içinde, sadece santimetrenin onbinde dördü ila yedisi arasındaki dalga boylarını beynimize aktarabilen gözümüze GÖRE yapmaktayız...

Ya biraz daha kapsamlı algılayan bir organımız olsaydı!?

Neyse...

Hiç olmazsa bunu da hatırlayarak irdeleyelim konuyu...

1 milyon 303 bin Dünya büyüklüğünde bir yıldız (Güneş) çevresindeki uydu üzerinde yaşıyor ve evrenin sırrını çözmeye çalışıyoruz!.. 1 milyon 303 bin Dünya büyüklüğünde olan o yıldız yanı sıra, 400 milyar yıldızın daha var olduğunu saymış bilim adamları Samanyolu Galaksisi'nde... Hani şu varoşlarında yaşadığımız Galaksi'de... Milyarlarca galaksi hesap edilmiş evrenimizin algıladığımız kadarında; her biri kendi içinde milyarlarca yıldızı barındıran...

Milyarlar kere milyarlar... Galaksiler... Yıldızlar... Parlayan veya sönük olan bize GÖRE!..

Tanrı bunun neresinde? Tapınılacak ulu tanrı; yanma varılıp konuşulacak tanrı; kendisinden başka tapınılacak olmayan ulu tanrı; ya da oğlunu(!) yanından yeryüzüne yollayan tanrı!!! Bu sonsuzluğun, neresinde oturmakta?

Neyse devam edelim...

Tüm bu hayalin alamayacağı, sadece rakamların tekrarlandığı boyutlardaki bir evrende lokalize olmuş "tanrı" anlayışını veya bu anlayışa "ALLAH" ismini etiketleyenleri bir yana bırakıp, konuyu irdelemeye devam edelim...

Bilim göstermiştir ki, milyar kere milyarlarca ve milyarlarca(!?) yıldızlar, aslında birbirinden kopuk, bağımsız bir halde boşlukta gezinmiyorlar! Aralarında bir madde var gözümüzün göremediği! Her şey birbirine bağlı bir ara madde(!) ile; ve dahi gerçekte evren tek bir bütün, onu algılayabilecek bir göze veya beyne veya bir bilince göre!..

Bilim derin daldı milyar kere milyar kere milyarlarca yıldızdan birinin içine... Baktı, yıldız adını verdiği kitle yüz küsur atomdan bir kısmının bileşik hâli imiş meğer!

Hızını alamadı daha da derinlere inmeye çalıştı...

Onyüzbinmilyarlarca büyüklük ve küçüklük arasında turlayıp durdu... Proton ismini taktı, kuark ismini taktı, "string" ismini taktı çeşitli oransal büyüklükler olarak algıladığı terkiplere...

Bir kuark bir dünya büyüklüğü ise, dünya üzerindeki bir ağaç büyüklüğüdür "string" dedi...

Kuark, protona göre ne; proton, atoma göre ne; atom, dünyaya göre ne; dünya, yıldıza göre ne; yıldız, galaksiye göre ne; galaksi, evrene göre ne?.. Gel sen, yanma gidip huzuruna çıkacağın, seninle konuşup hesaba çekecek olan o Tanrı'm oturt istersen bunların arasında bir yere!.. Sonra da ister yolladığı oğluyla(!) muhatap ol, ister yeryüzünden seçip yolladığı postacılarıyla, elçileriyle, peygamberleriyle!!!

Fesubhanallah!.. Fe tebârekallahu ahsenül Halikiyn!

İşte burada akıl çivileri attı bazılarının!

Düşündüler...

Anlam veremediler!

ATEİST oldular!.. "Tanrı" ve "tanrılık" kavramını reddedip!

Akılları, bu sonsuz büyüklük ve küçüklük arasında şaşkına döndü... "Olmaz, n'olamaz; tanrı"yoktur, din dedikleri de masaldır, afyondur! Akıllı kişilerin, toplumları uyutmak ya da gütmek için uydurmasıdır din " noktasında karar kıldılar!

Haklı yanları vardı elbette; ama fark edemedikleri pek çok gerçeklik, deşifre edemedikleri çok fazla şifreler, mesajlar ve kodlar da vardı fark edebildiklerinin çok ötesinde...

Muhammedi şifre ve kodlara,

Yeryüzüne gelmiş en muhteşem bilinç okyanusunun kıyısında kumlarla oynayıp, okyanusun ihtiva ettiği güzellikleri tadamadılar; derinliklerindeki gizlere ulaşamadılar!

TEK karelik evrensel resmin sahip olduğu şuurun (insan-ı kâmil), yeryüzündeki "halifesi" durumundaki bilinç olduklarını fark edemeden; evrensel şuur ile bir bütün olduklarını ve bunun getirisini yaşayamadan geçip gittiler bu dünyadan... Yalnızca bedensel zevklerle sınırlı kalarak!

Yaşayamadılar "AŞK" denileni! Yaşayamadılar sevgiyi ve karşılıksız vermenin zevkini... "Veren Allah'tır"daki benliğin "yok"luğunu yaşamanın hazzını! Yaradılışlarında olmadığı için, karşılıksız verme kavramını ve olayını anlayamadılar! Tanrının yokluğunu fark etmekle perdelendiler, özlerindeki, sonsuzluk boyutundan ve evrensel şuurdan!

Oysa...

Sır...

Derûnunda "GİZ"li idi her bir birimin!

HOLOGRAFİK EVREN

"Zerre küllün aynasıdır"

"Ahad" ve "Samed" tanımlamalarıyla kendini, Rasûlullah adı ve kisvesi altında açıklayanın

Oysa işin sırrı, evren içre evrenler gerçeğini açıklayan "string teorisi" ile "holografik evren" gerçekliğini bir arada düşünerek, Mutlak TEK'ligin açılımını fark edebilmekte gizliydi...

"Subhanallah"

"Elhamdulillah"

"Allahuekber"in, "tanrı uludur"

Hiç düşünmediler... Akıllarına hayallerine bile getiremediler!

"Arşı taşıyan meleklerin tesbihidir bu"

Evet...

"Evren içre boyutsal evrenler, paralel evrenler, bir evrende olup bitenin diğer evrende açığa çıkması (suya atılan taşın yayılan dalgası gibi) ya da aynı anda değişik evrenlerde yer alan aynı bilinç türünden yaklaşımlar" hakikati noktasından hareketle "Küll'den zerreye gidişi" ifade etmektedir...

"Tüm çokluk görüntüsü (algılayandan kaynaklanan), gerçekte, TEK şuurun (ilmin) her mikroda onun yapısal özelliğine göre açığa çıkmasıdır" gerçeğini vurgulamaktaydı "holografik gerçeklik"...

İyi, peki bütün bunlar hoş da...

O zaman gelelim "peygamber neden gelmiş; kuran neden inmiş; tanrı yoksa kime hesap verilecek; berzah, mahşer, sırat, kıyamet masal mı; bizi kim cehenneme atacak ya da cennete sokacak" sorularına... Adaletin bu mu tanrı; 60 yıl yaşatıp 600 bin milyon milyar sene yakacaksın; bu ne biçim adalet" falan lakırdılarına...

Akıl çivisi olmayan, tahtaları birbirine bağlayıp tekne yapamaz ve okyanusa da açılamaz! O zaman da, tahta parçaları denizde kopuk kopuk kalır. Ancak bir tanesine tutunup belki hayatta kalabilir!

Bu konuyu çözmenin sırrını eskiler şöyle açıklamaya çalışmışlar o günün mecazları arasında:

"Kul Allah'a eremez, Allah kulunu kendine erdirmedikçe!"

Bunu günümüz bilgisiyle, yıllar önce şöyle açıklamaya çalışmıştık...

"Çokluktan TEK'liğe giden yol kapalıdır; TEK'ten çokluğa bakmasını öğrenenler sırlara ererler!"

Allah Rasûlü Muhammed Mustafa'

Sistem ve Düzen'i kavrayamayan sınırlı düşünce sahipleri, "DİN"i dogma olarak kabullenirler!

"ALLAH"

"Lâ ilahe...."

Bu yüzden de kabullenişlerini, gökte tanrı, yerde özel ulak postacı peygamber anlayışı üzerine bina etmişlerdir!

"İslâm"

Olayın, noktadan açılan string konisi içinde açığa çıkan şuursal algılamanın sonsuzluğu şeklinde, sonsuzluk yolculuğu olduğunu, hiç fark edememişlerdir.

Evren içre evrenlerin, tek bir noktanın konisel projeksiyonu olduğunu kavrayabilmek; ayrıca, içinde bulunan her şeyin dahi o projeksiyon içindeki kendi noktasından oluşan konisel bir projeksiyon olduğunu algılayabilmek!

Bunun ötesinde, bilinmeli ki, evren içre evrenleri oluşturan stringler projeksiyonunun meydana geldiği nokta, sonsuzluk platformundaki sonsuz noktalardan yalnızca biri mesabesindedir!

İşte "ALLAH" ismiyle; bu sonsuz noktaları kapsayan ve her bir "nokta"dan sonsuz âlemler yaratana işaret edilmektedir ki, bu özellik "EKBER" kelimesiyle anlatılmaya çalışılmıştır.

Bu yüzdendir ki, Kurân-ı Kerîm'de "Allah'ın âlemlerden Ganî oluşu" vurgulanmıştır. (Ganî: Algılananla sınırlı olmaktan beri olan!)

Evren içre evrenler, adeta koni içre koniler olması itibariyle, ortak bir "nokta"dan varlıklarını almaktadırlar.

Çünkü "nokta"nın varlığı, "ilim sıfatı" diye anlatılan "nokta"lar düzlemindeki, ilmî-şuursal açılımlardır. "Akl-ı evvel" diye bahsedilen, ilim sıfatının "nokta"daki şuursal açılımıdır.

Holografik gerçeklik

İşte bütün bu gerçeklikler doğrultusunda...

Allah Rasûlü Muhteşem Bilinç,

yapısını anlatmıştır; kendindeki Hakikat "nokta"sından bilincine gelen Cebrâilî kuvve bilgisi doğrultusunda; "İKRA" hükmüyle "OKU”yarak sistemi ve "Sünnetullah"ı!..

Bildirmiştir ki Allah Rasûlü ve son Nebisi Muhammed Mustafa (aleyhisselâm)...

Tanrı yoktur ve tanrılık kavramı söz konusu değildir; yalnızca ALLAH ismiyle işaret edilen vardır! ALLAH, tapınılacak dışımızdaki bir tanrı değil, kulluk edilen özümüzdeki Rabbimiz'dir

Dünya yaşamı süresince kişiden ne yolda bir kulluk açığa çıkmışsa (düşünsel-bedensel), ötesinde (âhıretinde) bunun getirisini-sonuçlarını yaşayacaktır.

Kabir âlemi haktır; bu boyuta geçen kişi dünyada yaşadıklarıyla geçtiği boyutun gerçekliğini sorgulayacaktır kendisindeki melekî kuvvelerle... Sorgu melekleri dışarıdan gelmeyecektir; kendi varlığında mevcuttur ve açığa çıkacaktır.

Kabir azabı ve kabir cenneti haktır. Otomatik yaşanacaktır, kaçınılmazdır.

Kıyamet kopacaktır! Dünya eriyip yok olacaktır! Tüm insan ruhları, bilinçli olarak, bir ortamda toplanacaktır. O ortamda kişiler dünyada inandıklarına göre topluluklar oluşturacak ve inandıkları kişinin peşinden gideceklerdir.

Cehennem, o ortamdaki tüm insanların içine girecekleri bir ortamdır. Mahşerden çıkanlar, cehennem ismiyle tanımlanan boyut veya ortamdan geçecekler ki bu yol "sırat”tır; çıkabilenler bir başka boyutta (cennet) yaşamlarına devam edeceklerdir sonsuza dek...

Bu konuda detaylı bilgi "İNSAN VE SIRLARI" isimli 1985 yılında yazmış olduğum kitapta mevcuttur.

Bu bir süreçtir. Herkes bunu yaşayacaktır Allah Rasûlü'ne göre...

Dünya yaşamında insana "ibadet" adı altında tavsiye edilen tüm çalışmalar, hep insanın ölüm ötesi yaşamında sıkıntı çekmemesi ve geleceğinin daha güzel olması içindir. Yapılacak çalışmaların gökteki tanrıya yaranmakla ilgisi yoktur. Hasta olmamak için tedbir almak veya hasta olunca iyi olmak için ilaç almak neyse, ölüm ötesi yaşam için de bu çalışmaları yapmak ve o ortama kendini hazırlamak aynı şeydir. Kişi ne yapacaksa kendi için yapacaktır.

Yukarıda kimse yoktur yaratılmışlardan başka!

Kişi Rabbini kendi derûnunda keşfedecektir!

Ölümü TADARAK

Zerre kadar hayır işleyen bunun karşılığını görecek, zerre kadar kötülük yapan da bunun sonuçlarını kaçınılmaz biçimde yaşayacaktır. Zelzele Sûresi bir kere daha ölüm tadıldıktan sonra yaşanacaktır.

Bunları bilmemek veya duymamış olmak gibi bir mazerete yer yoktur sistemde!

Çünkü mazeret serdedilecek bir tanrı yoktur kimsenin karşısında!

İşte dostum, anlatılabilir olduğu kadarıyla, "DİN" olayının geçmişteki mecazlarla bezenmiş anlatımının, çağımız gerçekleri ışığındaki bir kısım kodları...

Yaşam senin yaşamın! Ne yapacağına kendi aklınla kendin karar ver! Olayı kendin değerlendir!

İster Allah Rasûlü'nün dediklerini değerlendir; ister onun dışında bir yol seç kendine!.. Tercih senin; sonucuna katlanmak da sana ait olacak! Bu yüzden de DİN zorlama kabul etmez! Herkes kendi aklının getirisini ve sonuçlarını yaşar. Kimsenin kendi inancını zorla başkasına kabul ettirmesi mümkün değildir.

"Din dogmadır, bilimle açıklanmaz; din ve bilim ayrı şeylerdir; dini bilimle bütünleştirmek saçmalıktır"

Bu vesileyle Ramazan Bayramı hepimize bereketli olsun.

19 Ekim 2006

Konuyla ilgili linkler:

http://www.ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/hologram/
http://www.pbs.org/wgbh/nova/elegant/program.html
http://www.pbs.org/wgbh/nova/elegant/
http://www.pbs.org/wgbh/nova/transcripts/3012_elegant.html
http://antwrp.gsfc.nasa.gov/apod/ap031028.html
http://planetquest.jpl.nasa.gov/3Datlas_launch.html
http://antwrp.gsfc.nasa.gov/apod/image/0608/sunprom_soho_big.jpg
http://www.biltek.tubitak.gov.tr/bdergi/yeniufuk/icerik/sicim.pdf
http://www.forgefx.com/casestudies/...solar_system/solarsystem.htm
http://www.bulutsu.org/evreninharitasi/universe.php

diyen aydınlarımıza(?) selâm olsun!

boyut değiştiren kimse, yaşamın ve bulunduğu boyutun gerçekliğine göre, kendi kendini sorgulayacaktır derûnu itibariyle; ki bu durum "hesaba çekilmek" şeklinde tavsif edilmiştir! "O gün hesap görücü olarak nefsin yeter" âyeti bu gerçeği vurgulamaktadır.
(varlığımızı meydana getirip her an onu yeni hâle sokan).
bize, içinde yaşadığımız, "Sünnetullah" denen Sistem ve Düzen'in
doğrultusunda tüm konisel projeksiyonlar ve bunun hâsılası olan "göresel bilinçler", varlıklarını kendi derûnlarındaki "nokta"larından alırlar. "Allah âlemlerin Rabbi'dir" işareti de, müşahede edebildiğimiz kadarıyla bize bunu anlatır...
kitabındaki "Materyalist Müslümanlık" başlıklı yazımda işaret ettiğim üzere her şeyi beş duyu-madde boyutuyla ele almış, anlamaya çalışmışlardır.
mesajını algılayamamışlardır.
ismiyle neye işaret edildiğini fark edemedikleri için, "tek tanrılı bir dindir İslâm" derler!
, gökteki arş üzerinde oturan tanrının, tahtını taşıyan kanatlı melekleriyle yeryüzünde seçilmiş özel ulak peygamberi şeklinde kabullenen ilahiyatçıların kapasitesiyle değerlendirenler, elbette ki yukarıda sıraladığımız sayısız soru dalgaları arasında bocalayıp kalacaklardır.
denildiğinde, varlığın oluşumundaki derinlikleri fark etmek yerine, "gökte oturan tanrının koltuğudur arş " demeyi daha kolay veya yerinde gördüler!..
demek olmadığını, bu yüzden ezanın böyle Türkçeleştirilemeyeceğine; sonsuz boyutları ilminde yaratanın, yaratılmış ilimle kavranamayacağına, işaret ettiğini...
ın, bu boyuttaki tekil hareketin (çokluktaki tekilliğin), ancak, onu meydana getiren tarafından değerlendirilebileceğinin dile gelişi olduğuna...
kavramının, string boyutundaki stringlerin altı yönlü hareketiyle, evren içre evrenlerin "her an yeni bir şan" alışının dillenişi olduğuna...
seslenişini işitemediler, "holografik gerçekliğin" ne olduğunu kapsamlı düşünemedikleri için! Zerrede yansıyan Küll'ü, mikroda açığa çıkan tümel Tek'i fark edemediler!
benzetmesiyle, en muhteşem evrensel gerçekliği 1400 küsur yıl önce insanlığa bildiren o yüce Zât'ın mesajını kavrayamadılar, değerlendiremediler...
gerçekliği, bilim dünyasında "Âlemlerin Rabbi ALLAH'tır" gerçeğini-sistemini deşifre ederken; evrensel ruhtaki (RUH adlı melek) şuurun, her zerrede, o zerrenin yapısına göre açığa çıkmakta olduğunu vurgularken; düşünemediler bunların sonuçlarını...

kendilerine ulaşan şeklinden, ambalajından dolayı gereken değeri ve önemi veremedikleri için evrensel gerçeklikleri değerlendiremediler.

Tek bir yapı, tek bir organik yapı evren; canlı, şuurlu!.. Uzay, bu şuurun bedeni!.. Hani şu eskilerin, "Allah'a ait ilim sıfatı" diye işaret ettikleri; "evrensel şuur-kozmik bilinç" adı altında açığa çıkış, Uzay ve sînesinde barındırdıkları!

gerçeği de, her zerre olarak algılanan gerçekteki "tek kare resmin" her bir noktasının, tümel TEK'in açığa çıkış seyrinden başka bir şey olmadığını vurgulamaktadır!
derin düşünebilme yetisi olan beyinlere, evren içre evrenler gerçeğini boyutsal derinlikli "TEK KARE RESİM" olarak fark ettirmeğe çalışırken...
işaretiyle, her algıladığımız veya algılayamadığımız zerrede dilediği gibi açığa çıkanın; ve dahi kendisi dışında varlık müşahede edilemeyeceğinin vurgulanışı yanında...
âyeti vurgusuyla evrensellik ve boyutsallık noktasından öteye dikkatlerin yönlendirilmesi...
(aleyhisselâm)'ı ve de açıkladıklarını, çeşitli sebeplerle kavrayamayanların uydurdukları "tanrısallık dini" sonu teröre varan bir şiddet anlayışıyla toplumları kuşatmaya başlarken...

Yorum (0) Yorum yaz!

ÖZÜMDEKİ ALLAH

 

Junior:

- Evet, Bayram hediyesi ver de mutlu olalım..CEMO:

- Bedenin yaşı vardır ama şuurun yaşı yoktur!... Şuur yaşı, ilim yaşıdır!... İlim yaşının ilerlemesi de ancak, dünyada sağlıklı yaşayabildiğin ve tefekkür edebildiğin kadardır...

Öyle ise ilim yaşımızı, en kısa sürede en âzamîye çıkartıp da ayrılmak dünyadan, en akıllıca iş olur gibime geliyor!... “Dün dünde kaldı cancağızım”, diyordu.... “Bugün yeniden başlamak lâzım....”

Dün bana sordular sohbette... " Rasûlullah'ın şefâati ehli kebâire imiş; ne demek bu" diye....

“Ehli kebâir” kimdir?...

Bu açıklamada iki şeyi iyi anlamak lâzım; dedik...

Bir, “ŞEFÂAT” nedir?... Nasıl olur?....

İki, “Kebâir” nedir?...Şefâat, sanılıyor ki, biri gelip koluna girip seni sürükleyecek; bir yere sokacak!....

Birisi koluna girip de, seni bir yere mi götürecek!?...Şefâat, dünyada var; âhirette var... mahşerde var, cehennemde var....

Rasûlullah Aleyhisselâm’ın şefâati var; evliyanın şefâati var; âlimlerin şefâati var...

Nedir bu şefâat?... Neye dönük bir şefâattir?... Yalnızca cehennemden çıkmaya dönük bir şefâat mi?...

Günahların en büyüğü nedir?..

"İnneş şirke lezulmün azîm"!..

"Şirk azîm zulümdür"; diyor âyet...

Yâni, "Allah"ı, tanrı mesabesine koymak!... Şirk budur!...

"Sizin için korktuğum gizli şirktir, artık açık şirk olmaz ümmetimde" diyor...

Öyle ise Tanrıya tapmak "kebâir"in tâ kendisidir!... Büyük günahların en başında gelen ve hepsinin kökenidir!...

Bütün günahların kökeninde de "Şirk-i hafî" yani "tanrıya inanmak" yatar!...

"Ey iman edenler.... Allah'a iman edin"; âyetindeki uyarı, Hz. Muhammed ve Kur'ân ‘a iman, edip henüz Tanrı anlayışından kurtulmamış olan SAHÂBEYE gelmişti.... “Sahâbe”, yâni Allah Rasulü'nü gören(!)ler böyle olursa... Ya bizler?!....

Allah'a imanın yolu da, cehennemden kurtuluşun yolu da hep şirki hafîden kurtulmak için ŞEFÂATE NÂİL OLMAKTAN GEÇER!...

"Allah izin vermedikçe ŞEFÂAT edemez kimse",

Âyetini... "TANRI izin vermedikçe ŞEFÂAT edemez kimse" diye anlarsak.... Cehennem ateşimiz kolay kolay sönmez bizim!... Yanarız da yanarız!..

“Tanrı izin vermedikçe ŞEFÂAT edemez kimse”, cümlesi ile; “ALLAH izin vermedikçe şefâat edemez kimse”, cümlesi arasındaki fark nedir?...

Evimizdeki nesneyi, biz, Topkapı Sarayı’nın hazine dairesinde bile arasak bulamayız!... Çünkü evimizde!...

Biz, “şefâati reddederken”; “şefâat nasıl ulaşır” bize?...Basiretimizi örten perde örtülü olduğu sürece, biz nasıl şefâati görüp, şefâate ulaşabiliriz?...

“Tanrı”ya inanırken... “Tanrı”nın büyükelçi(!)sine ve “Arapça bilen Tanrı”nın “Arapça yazılı gönderilmiş” bir kitaptaki emirnâmesine iman ederken!... Türlü kerâmetleriyle âdeta bir sihirbaz gibi değneği ile bizi cehennemden kurtaracak “Tanrının Evliyâsı”na inanırken... Nasıl, ŞEFÂAT bize ulaşır?...Allah (özümüzden), izin vermezken; içindeki, şefâati reddederken; kim şefâat edebilir ki!... Basiretimizi örten perde nasıl kalkar da, şefâate ulaşırız biz!.... Ve böylece de, nasıl şirki hafîden arınıp; her şey’in hakikatı ve varlığımızın kaynağı olan “ALLAH İsmiyle İşaret Edilen”e iman edip; “Kur’ân ”ı "OKU"ruz?... (şirkten) arınmamışlar el sürmesin!… dendiği halde…

Bize kalırsa... Önce, Allah'tan (yani özünden gelen bir yolla) izin çıkıp, ŞEFÂATE nâil olmak gerek.... sonra şefâati değerlendirip, diğer âfâkî perdelerden arınmak.... Sonra da, nefsine bilincine-şuuruna-gerçek "ben"ine zulmetmeyi terketmek!...Sen, nefsine sürekli zulmetmektesin; nefsinin, hakikatını yaşamasına engel olduğun sürece....

Üstelik bu gerçeği bildiğin halde, çevrenle paylaşmıyorsan, o “en yakınım” dediklerine de zulmün en büyüğünü yapıyorsun!...

Ama ben istiyorum da olmuyor!...

Niye olmuyor?...

Muslukçuda pasta satılmaz!... Bilgisayarcıda ayakkabı aranmaz!...

Şeytan, zâhirine bakıp Âdem’in, “İblis” oldu!... Âdem’in, ilmine ve hakikatine bakıp onu değerlendirebilseydi, bu sahnelenen oyun oynanmayacaktı zaten!...

Biz, yalnızca ilim için yaratıldık!...

İlmi de, ateşin arkasına koydu ki Allah, korkaklar o ateşe "nefsim yanmasın, yanarak arınmasın" diyerek yaklaşamasın da; böylece, yanma korkusuyla, da lâyık olmadıklarını ele geçiremesinler diye...

Ateşte benliğini yakma korkusunu atıp, içine dalabilenler; Deccal’ın sağ yanındaki ateş Cehenneminden geçip, ilim ve irfân Cenneti'ne girebilirler!.... Korkuyu atamayanlar ise, ateşten geçemezler ve ilme irfâna ulaşamazlar... Korkuyu atmak gerek!...

Yunus Emre’nin dediği "Ödünü sıdır"ın açıklamasını yanındaki arkadaş yapmıştı bana... Allah’tan yapmış... Sayesinde hep gözü kara daldım her yeni ilmin içine!...

Geldik elli küsûrlara altmış küsûrlara... Ne yaşayacağımız, özellikle de aklımız başımızda, ağrısız sızısız sağlıklı olarak ne kadar yaşayacağımız meçhul!...

"Şirki hafi"den kurtulduk mu?... Vicdanımız cevap versin!...

“ALLAH İsmiyle İşaret Edilen”in, bir “Tanrı” olmayıp; ne olduğunu farkedip; hiç olmazsa iman edebildik mi?... O'nu her an ve her yerde görüp, dinleyebiliyor muyuz?... Her dem O'nunla konuştuğumuzun farkında ve bilincinde miyiz?...

Şefâatin ulaşması için, önce uzatılanı geri çevirmemek gerek!..Şefâat, Cehennem'den kurtulmak içindir; ki bu, Cehennem'in dünya bölümünde de olur, Âhiret bölümünde de!... ..

Şefâat, Allah'a da ermek içindir!... Ki bu da ancak dünyada iken ilm’ullah’ın zâhir olduğu kişiyi bulmak ve onu değerlendirmekle mümkündür!...

Şefâat, kişinin yanlışlarda ısrarına yolaçan, yanlışlarından dönmesine engel olan bilgi yetersizliğini ortadan kaldırıp, kişiyi o konuda bilgilendirmektir!...

Nebi ve Rasûllerin de, Evliyanın da şefâati hep bu yoldadır...

Kişi o bilgilerle kendinde arınmayı oluşturur ve yanmaktan kurtulur!... Gereğini de yaşayarak (hem enfüsünde hem âfâkında) bilinç boyutunda “Allah”a erer!...

Öyle ise...

Önce, “ötendeki TANRI” değil, özündeki “ALLAH” izin verecek ki; sen o şefâate açık hâle geleceksin!... Şefâati, def etmeyeceksin...

Sonra o, ŞEFÂAT olan bilgiyi değerlendirecek, ilim doğrultusunda yaşayarak arınacaksın...

Sonra da “şirki hafî” sona erip “ALLAH”a ereceksin...

Kısaca dünkü sorunun cevabı böyle idi... Bu konuyu etraflı düşünmek, tartışmak ve anlamak, “şefâat” kapısının açılması demektir, umarım!...

Hakkınızı helâl edin bir kusur ettiysek bilmeyerek!..

Vicdanınızla başbaşasınız...O günde hesap görücü olarak NEFSİNİZ (ilminiz-şuurunuz) yeter!...(Âyet)Junior:

-İNŞÂALLAH, BUNLAR BİZİM YİTİĞİMİZDİ; YENİDEN BULDURDUNUZ!... MALIMIZ OLARAK KULLANIRIZ; KULLANMADA DA DEVAMLILIK İÇİN DUA BEKLERİZ...31.1.1998
New Jersey USA
Bir internet sohbeti

Yorum (0) Yorum yaz!

YENİ KİTABIM(KAPAK)

Yorum (0) Yorum yaz!

YENİ KİTABIM

MERHABA DOSTLAR,

 

YENİ VE İLK KİTABIM

 

 

ÇIKTI.SONSUZA GİDEN

 

 

YOL İSİMLİ KİTAP,

 

 

ŞİİR VE DENEME YAZILARIMDAN 

 

 

OLUŞMAKTADIR...

 

 

 KİTAP, İNSANLIĞA

 

 HEDİYEMDİR.SEVGİLERİMLE...

 

ÜCRETSİZDİR...

 

GÜNDÜZ KİTAP EVİNDEN DE   

 

TEMİN

 

 EDEBİLİRSİNİZ...

 

 

 

 

Yorum (1) Yorum yaz!

ANAM

Şeytanın günah işletmek suretiyle kararttığı kalpler yeniden aydınlatılabilir. Zannedildiği gibi insanlar teker teker kendilerini cennete taşıyacak olgunluğa erişemez.          Çağdaş şefaatçilere ihtiyaç vardır.
Toplumlar önderlerinin ufku kadar hedef tayin edebilir, gayretleri kadar yol alabilirler. Hacı Ali Bayram

ANAM

 

Anam benim başımın tacıydın

Sen benim derdimin ilacıydın

Yemedin yedirdin

Giymedin giydirdin

 

Senin bir parçanım canından

O bayrak rengi kanından

Hakkını helal eyle anam

O çıkar gözetmeyen yanından

 

Güzel anam dertli anam

Sen göçeli kanıyor gönül yaram

Allah yerini, makamını cennet eylesin

Nur olup, bütün cennetleri seyreyleyesin

 

Cennet anaların ayağının altında dedi resul

Allah bunların hepsine koymuş bir usul

Anam benim, Allah rahmet ve nur versin

Seni cennet ve cemaline erdirsin. Amin.

 

Hasan BELEK 15-11-2007

 

Yorum (0) Yorum yaz!

KAZ DAĞI

Kaz DağıKaz dağında yeşerir çiçekler ve otlar
Yaylalarında yayılır kazlar ve atlar
Zirvesinden patlar soğuk pınarlar
Benim bin pınarlı idâ dağım.

Yüz bin çeşit çiçekleri mis gibi kokar
Bir tarafından yağ, bir tarafından bal akar
Efsanevi Sarıkız’ı zirveden denize doğru bakar
Benim bin pınarlı idâ dağım.

Bünyesinde vardır, efsaneler ve ayazmalar
Eteklerinde oturan kızları, takar al yazmalar
Bazı define avcıları efsaneleri kazmalar
Benim bin pınarlı idâ dağım.

Eskiden idâ dağıymış adı
Efsanevi Sarıkız’ın kazlarından aldı yeni adı
Dünyanın ilk güzellik yarışması burada yapıldı
Çoban Paris ve Helen’in aşkı ile anıldı
Benim bin pınarlı idâ dağım.

HASAN BELEK 23.09.08

Yorum (0) Yorum yaz!

Photo Sharing and Video Hosting at Photobucket Photo Sharing and Video Hosting at Photobucket